You are here:
700 Yıllık Ata Yurdu: Ahmetler Yaylası PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 01 Haziran 2009 07:42

Ahmetler Yaylasıyla ilgili bir belgede, ünlü Osmanlı Padişahı, Kanuni Sultan Süleyman’ın mühürü olduğunu biliyor muydunuz?

Mehmet Arslan’ın bu yazısı sitemiz için de köyümüz için de çok değerli.  Aslında bu yazıya bir önsöz eklemeyi fazlalık buluyorum. Ama yazı uzun diye ya da başlığa bakarak ilgisini çekmeyenler olabilir diye uyarmak istedim. Bu yazıyı herkes dikkatle okusun. Çünkü bu yazıda çok ilginç bir anı ve tarih bilgisiyle süslenmiş bir yayla hikayesi var.

Ahmetler yaylasının geçmişine bakarak köyümüzün de tarihi hakkında fikir edinebiliriz. Ayrıca Mehmet, benim yaptığım çalışmaya rağmen dayanamayıp önceden genişçe bir yayla yazısı yazarak bana da yardım etmiş oluyor. Özellikle bir belge var ki neresinden baksanız altın değerinde tam bir servet. Düşünebiliyor musunuz, 1500’lü yıllarda Ahmetler Yaylasının kayıtlarında Kanuni Sultan Süleyman’ın mührü var. Türkiye’nin en ünlü tarihçilerinin de imzası olduğu için değerine paha biçilmeyen bu belge, tarihi değeri olduğu için sitede ayrı bir dosya olarak yayınlanmıştır; mutlaka onu da okuyun.

Mehmet Arslan’a teşekkürler. Hepinize İyi okumalar. (M. Koç)

700 Yıllık Ata Yurdu: Ahmetler Yaylası 
Yazan: Mehmet ARSLAN, Bursa

700 Yıllık Ata Yurdu: Ahmetler Yaylası 
ve Sultan Süleyman’ın Mührü

Yazan: Mehmet ARSLAN, Bursa

Aslında bu yazıyı yazmayacaktım.  Mustafa Abi, bu konuda çalışmaları olduğunu hissettirmişti. Yayla Göçü haberinin üzerine sevgili Huriye’nin yazısı’da eklenince kendimi tutamadım. Mustafa Abi kusura kalmasın.

“Nasib olsa Gene gitsem yaylaya,

Doya doya baksam suna boyluya” .

Yörüklerin yayla özlemini bu kadar ince ve derinden dile getiren daha nice türküler var ama beni en çok etkileyeni bu türkü.

1999 Yılında bir hayalin peşine düşerek kameramı fotoğraf makinemi aldım ve yayla yollarına düştüm. Sanırım Ağustos’tu. Zobu Emmi’yi  Aldürbe’ de bulduk. Muhtar o zaman Osman KoçÇ.  Emmim Osman’nın arılarının başında. Kamerayı açtım, Zobu emmi’ye sorular sordum. Gözleri dolu dolu geçmişi anlattı. Hele bir tanesi var ki hepimizi ağlatmıştı.

Seferberlik zamanı. Bizim oymaklardan askerde olan çobanın birinden asker mektubu gelir. Okuyan yazan yok. Aldürbe Çeşmesinin tam karşısında başka bir oymak oba kurardı. Oraya gidip okutuyorlar. Ahmet Ali Amca daha 3-4 yaşlarında.

Asker mektubu, selam sabahtan sonra bir yerinde der ki.

“Babacığım, geçen gün benim sürüye yeni mallar katıldı. Sürü köprüden geçerken bizim Ala Erkeç’i de gördüm ve hemen tanıdım. Şimdi benim yanımda.”

Belli ki, bizim oğlanı,  harp vergisi olarak toplanan hayvanlara askerde de çoban yapmışlar.  

(1912 tarihli “Harp Vergisi Hakkında Kanun” 4 numaralı emir: Tüccar ve halkın elinde bulunan mevcut buğday,  un,  saman,  arpa,  kuru fasulye,  bulgur,  nohut,  mercimek,  koyun,  keçi,  kasaplık sığır,  şeker,  gazyağı,  pirinç,  sabun,  tereyağı,  zeytinyağı,  tuz,  çay ve mum stoklarının yüzde kırkına ordu adına el konacaktır.  El konan malların bedelleri daha sonra ödenecektir. )

Teyzem oğlu Kara Ali’nin hikayeleriyle (Pardon güzel Palavralarıyla) Bozlağan’a kadar çıktım. Koyunları, keçileri sağım zamanı, emzik zamanı bol bol çektim. Karadeke’ye sözü verip papaz’ı, Tomsubaşını,  Sayyatak’ı,  Güllübeleni, Kızıleğrönü, Eğriyar’ı dağları taşları, buralardaki obaları anlattırdım. Hülasa kuşunu, kurdunu,  etini yoğurdunu, kara çadırı, toprak damı, cümle alem bitki örtüsünü kayda aldım. Dönüşte Can arkadaşım Deli İrbem de katıldı bize, tuluat tiyatrosunun görülmemiş örneklerini sergiledi, kırdı geçirdi bizi. Murtiçi’nde mola verip Yalan Gölü’nü dinledik. Fersin’de Gır Veli’nin misafiri olup yiyip içip, konuşturup belgeledikten sonra elini öpüp yola koyulduk.

Dedim ya başta bir hayalin peşindeydim. Yaylanın tarihi. Atalarımız bu toprakları ne zaman yurt tutmuş.

Muhtar Osman Koç’tan dava dosyasını istedim,  o an mümkün olmadı.  Sonra sevgili Hüseyin Koç sağlayabildiği evrakları bana gönderdi. Mart 2000 de derlemelerimi bir yazıda topladım. (Bir örneği Mustafa Abi ya da Hüseyin Koç’ta olacak.)

Yayla Mahkemesi 1928’de başlamış.

Osmanlının kazandığı en son savaş,  savaş denilirse II. Abdülhamit Han döneminde Dömeke Savaşı (1897). Dömeke, Atina-Teselya (Yenişehir) arasında. Çanakkale Savaşına kadar, (1915-1916) yani Mustafa KEMAL’e kadar son 150 yıl’da doğru dürüst savaş kazanamamış bir imparatorluk.  Batılıların deyimiyle “Hasta Adam”. Kafkaslarda,  Trablusgarp’ta, Galiçaya’da, Balkanlar’da hep kaybetmiş. Gidenler gelmemiş. Ruslar Yeşilyurt’a (Tarih kitapları her nedense Ayestofenos yazar - İstanbul) kadar gelince İmparatorluk savaş ganimeti olarak Kars’ı ve Ardahan’ı teklif etme noktasına gelmiş.

1912 de ilan edilen seferberlikte şehit sayısının 470. 000 ile 530. 000 arasında olduğu, esir sayısının 1, 2 milyon ve yaklaşık 2 milyon da yaralı olduğu tahmin edilmektedir.

Çanakkale’de 250. 000 şehit vermişiz. Kurtuluş Savaşında  580 bini bulan askerimizden toplam subay ve er 9.167 şehit 31.173 yaralımız var.

Esasen 1838 Balta Limanı anlaşmasıyla İmparatorluk; ekonomik olarak kıskaca alınmış,1881 Düyun-u Umumiye (Düyun-u Umumiye-i Osmaniye Varidat-ı Muhassasa İdaresi/Muharrem Kararnamesi),  ilede ekonomik ve siyasi olarak son bulmuş. 1. 838 den 1922’ye kadar olanlar Batılıların Osmanlı mülkünü paylaşım dönemi.

Osmanlının küllerinden çoğu Balkanlardan gelen (Manastır-Selanik) Genç Jön Türkler,  Kurtuluş Savaşına (1919-1922) önderlik ederek Genç Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlar.

Birinci Dünya Savaşı (1914) patlak verdiğinde Osmanlı Devleti’nin dış borcu kısa vadeli borçlar hariç 156, 4 milyon Osmanlı Lirası’dır. (142 milyon sterlin).

Türkiye Cumhuriyeti kurulunca İmparatorluğun dış borçları,  Osmanlı topraklarında kurulan 16 bağımsız devlet arasında paylaştırılarak en büyük borç yükü (%67) 107, 5 milyon altın Osmanlı Lirası Türkiye'ye verilmiştir.  (Paris 1928)

Türkiye Düyun-u Umumiye' ye olan borcunun son taksitini,  ilk dış borcun alınmasından tam bir yüzyıl sonra,  25 Mayıs 1954' te ödemiş. Batılılar Yunanistan, Bulgaristan başta olmak üzere diğer 15 ülkeden nedense bu borçları ya tahsil etmemiş ya da kısmen almışlar.

Ana Ben Ölmedim de Cemalettin TAŞKIRAN Çanakkale’den Korsika’ya, Kafkaslardan, Galiçya’dan, Sibirya’ya,  Irak ve Filistin’den Hindistan ve Burma’ya, yani Doğuda ve Güney’de çöllerden kuzeyde Sibirya donuna kadar yüz binlerce Türk esirin esaret, yoksulluk, veba, kolera, tifüs salgınıyla telef olup gittiği sahipsizliği anlatır.

Alo yemendir,

Gülü çemendir,

Giden gelmiyor,

Acep nedendir.

******

Ağamı yolladım yemen eline,

Çifte tabancalar takmış beline,

Ayrılık Yakışır mı taze geline.

Türkülerinin yakıldığı yıllar işte bu yıllardır.

Bu dönemi karikatürize eden meşhur hikayedir:

Erzurumlu Durak Ağa’nın 3 oğlu vardır. Padişah Durak Ağa’ya adam salar. Seferberlik ilan etmiş, oğlunu istiyor. Durak Ağa, “Vatan millet sağ olsun” deyip büyük oğlunu verir, geri dönmez. Padişah’ın adamları 2. oğlunu da alıp götürürler o da dönmez. Derken sıra 3. oğluna gelir. Durak Ağa; Padişahın adamına,

“Söyle o Padişaha! Benim şeyime güvenip de ona buna şavaş açmasın.” deyip tekne kazıntısı küçük oğlunu vermez.

İşte Osman Amcam da seferberlikte gidip de gelmeyenlerden. Bu günkü gibi hatırlıyorum, rahmetli babam Osman Amcam dönüşü olmayan seferberliğe giderken evin çardak direğine boy çentiği atmış. O evde Yirik Çavuş amcam oturuyordu.  Babam haftada bir beni çardak direğinin dibine diker; “Ulan b.k yeyen hala Osman amcana ulaşamadın.” der hüzünlenirdi.

Nerden nereye? Konuyu dağıttığımın farkındayım.

Sultan Süleyman’ın Mührü.

Yani “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,  Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi” diyen Muhteşem Süleyman’ın mührüne gelecek olursak. Muhteşem Süleyman aynı zamanda Kanunname çıkardığından “Kanuni” olarak namlanmış. (1520-1566)

Yayla davası dosyasındaki 06. 05. 1968 tarihli Bilirkişi Raporu (*) her şeyi anlatıyor. Hiç bir vicdan sahibi bunu reddedemez. Ama gel gör ki, eşkıya şehre inmiş. Dağ da gezen eşkiyanın bir rajonu vardı. Siyaset-Ticaret-Bürokrat üçlemesinden oluşan şehir eşkiyasının ne kuralı, ne kitabı ne de vicdanı var. “Yayla göçü onaylandı” haberini okuyunca içim sızladı. Sanki Ahmetlerliler yabancı bir ülkenin vatandaşı. 1998 yılında MERA KANUNU çıkıncaya kadar en az 700 yıldır, yani “KADİMDEN BERİ KULLANMAKTA” olduğu yaylasına  kendi öz yurdunda yol hakkını kullanamadı.

Ülke sınırları içinde bütün yollar herkese açıktır.  Hiçbir kimsenin yolu kesilemez. Asıl yol kesmek suçtur. Yasal olarak yapılmış bütün yollar kamunundur, halkındır, milletindir. Bu yollar Çimililerin olduğu kadar Ahmetlerlilerin de ödediği vergilerle yapılıyor. Oysa hala yerinde duruyor; Çimi köyü, köyün içinden geçen yolun ortasına demir kapı yaptırarak köyümüzün göçünü hep engellemeye kalktı. Tüm bunlar, bizim başımıza cehaletten, sahipsizlikten ve yoksulluğumuzdan geldi.

Ama artık bu çemberi kırmalıyız!

 

Mehmet ARSLAN
Yeminli Mali Müşavir, Bursa
27. 05. 2009

 

NOT:

(*) Bilirkişi Raporu, çok önemli bir belge niteliğinde olduğu için sitede ayrı bir yazıyla yayınlanmıştır. Bu raporu mutlaka okuyun.