You are here:
BİZ DE ALMANCA ÖĞRENDİK PDF Yazdır E-posta
Cuma, 18 Mayıs 2012 00:00

“Öğrendikleriniz işe yararsa hele para da kazandırırsa daha çok çalışırsınız.”

Ali KOÇ / Frankfurt

Ortaokuldaki Almanca Ders Kitabı’nın ilk sayfasını açtık. Orada başlık olarak Stück Eins (Parça Bir) yazıyordu. Öğretmenin açıklamasını beklemeden kendi kendimize okumaya başladık: “Sütücük Eins”

“Sütücük Eins değil, Şütük Ayns!” dedi öğretmen. “Almancada st, şt; ei de ay diye okunur.”

“Öğretmenim, madem Şütük diyorlar, bunu Şütük diye yazsalar daha iyi değil mi?”

Öğretmen açıklamaya devam etti:

“Almancanın yazılışı ile Türkçenin yazılışı aynı değil. Ben bunu size izah edeceğim. İsterseniz önce Alman Alfabesi’ne bir bakalım. Orada bizde olduğu gibi 29 harf yok, 26 harf var. Bir de bizdeki ç, ğ, ı, ş harfleri onlarda yok. Bunları başka türlü yazıyorlar. Ö ile ü harflerini ayrı bir harf olarak görmüyorlar; oe, ue şeklinde ifade ediyorlar. Bazı harfler Türkçede olduğu gibi yazılıp okunur. Bazılarını ters okurlar. Ben Türkçede aynı okunan harfleri anlatmayacağım. Onları siz zaten biliyorsunuz. Değişik okunan harfleri bellemekte yarar var. Yoksa doğru okuyamazsınız. Mesela a ile b üzerinde durmuyorum. Çünkü bunlar Türkçede olduğu gibi okunurlar. C üzerinde durmamız gerekiyor. Çünkü bu harf  bizdeki gibi c diye okunmaz; bazen tse, bazen k diye okunur. Bunların hepsini size tek tek anlatsam bellemek zor olur. En iyisi değişik okunan harfleri yazı içinde yeri geldikçe öğrenelim. Önce ben bütün yazıyı okuyacağım; siz dinleyeceksiniz. Bir dil başlangıçta okumakla değil, dinlemekle daha çabuk öğrenilir. Dinlemeden sonra anlamak, anlamadan sonra konuşmak, en sonra da yazmak gelir. Siz önce sadece dinleyeceksiniz. Sonra ben okurken yazıyı gözlerinizle takip edeceksiniz!” dedi ve virgüllerde az, noktalarda çok durarak yavaş bir tempo ile bütün yazıyı okudu.

İlk derslerde öğretmen kelimelerin manalarını vermedi. Sadece doğru okuma ve telaffuz konularını işledi. Böylece hiçbir şey anlamadan birkaç parça okuduk. Arada Türkçeden farklı harfler veya harf grupları çıkıyordu. En zor öğrenilen harf ise z harfi idi. O harfin adı Almancada Tset idi ve ts olarak okunuyordu. Çocuklar özellikle kelime başında bu ts sesini bir türlü doğru söyleyemiyorlardı. Ya s diye okuyorlar ya da Türkçede olduğu gibi z diye okuyorlardı.

Bir süre sonra öğretmen sınıfa hem Alfabeyi hem de Türkçeden farklı okunan harfleri gösteren bir şema getirdi. Ondan sonra yazıları biz de doğru okumaya başladık. Esasen farklı okunan harfleri ve harf gruplarını öğrendikten sonra Almancayı doğru okumak o kadar da zor bir iş değildi.

Almancadaki harflerin nasıl okunacağı Rahmi Öztoprak’ın Kendi Kendine Almanca Öğrenme Metodu adlı kitabında var. Ben bu kitabı çok sayıda öğrenciye tavsiye ettim. İyi bir gramer kitabı. Ne yazık ki fiyatını artırdılar.

Bizim çocukluğumuzda Manavgat’ta Almancadan başka yabancı dil okutulmuyordu. Gelen turistler de çoğunlukla Almanca konuşan sevecen insanlardı. Bu nedenle Manavgat’ta Almancaya karşı daha o dönemde yoğun bir ilgi geliştiğini söyleyebilirim. Tabii ortaokul bitirme diploması için Almanca notu da önemliydi.

Neyse aradan zaman geçti, çat pat konuşacak kadar Almanca öğrendik. Bu arada Manavgat’a, Side’ye, Sorkun’a, Aspendos’a yeniden turistler gelmeye başladılar. O zaman belki Almanca konuşma imkanı buluruz diye tatillerde turistlerin peşine takılırdık. Biz bildiğimiz kelimeleri onlara söylerdik; onlar da bize yardımcı olmaya çalışırlardı. Fakat onların ne söylediklerini anlamak kolay değildi. Çok hızlı konuştuklarını düşünürdük. Daha doğrusu bize öyle gelirdi. Henüz konuşma hızına alışmamıştık.

Ben Manavgat ortaokulunu bitirince lisede okumak için Antalya’ya gittim. O zaman Manavgat’ta lise yoktu. Antalya’da iyi bir Almanca öğretmeni ile tanıştım: Muammer Özsoy. Onun sayesinde Almancayı çok sevdim.

Bir ara dikkatimi çekti; sınıf arkadaşlarımdan biri, Baturay Özbek, turistlerle şakur şukur Almanca konuşuyordu. Hatta onlara tercümanlık yaparak biraz harçlık da kazanıyormuş. Harçlık kazanma işini duyunca Baturay’a sokuldum:

“Sen bu işi nasıl beceriyorsun?”

“Gayet kolay,” dedi. “Yarın seni de götüreyim. Turist çok; Almanca bilen yok. Ben çoktandır onlarla Almanca konuşuyorum. Para da kazanıyorum.  Aynı işi sen de yapabilirsin.”

Ertesi gün dersten sonra Baturay beni de alıp Kalekapısı’ndaki turistlerin yanına götürdü. Onlara:

“Bugün bu arkadaşım da bizimle gelecek. Çok iyi Almanca biliyor,” dedi.

Ben biraz kızardım, mahcup oldum. Çekiniyordum. Turistlerle konuşmak için yeteri kadar tecrübem yoktu. Az sonra turistler beni gerçekten çok iyi Almanca biliyor sanarak badi güdü bir şeyler anlatmaya başladılar. Hemen hemen hiçbir şey anlamadım. Turistler benim Almanca konuşamadığımı görünce beni bırakıp Baturay’la sohbet etmeye devam ettiler. Ben onları dinlemekle yetindim. Yalnız okumak ve gramer öğrenmek konuşmak için yeterli değildi. Konuşmak için önce Baturay’ın yanında bir süre staj görmem gerektiğini anladım. Sonra Baturay bizi profesyonel bir turist rehberi gibi şehirde gezdirdi. Bu arada ben de yeni şeyler öğrendim. Gezi sonunda turistler Baturay’a bir miktar para verdiler.

Turistlerle ve Almanca ile yakından ilgilenen Baturay Almanca öğretmeni oldu ve sonra Almanya’ya gitti. Orada da başarılı çalışmalar yaptığını duydum. Çoktandır kendisini görmedim.

Almanca ile ikinci önemli tecrübem Manavgat’ta İsviçreli bir turiste tercümanlık yapmakla oldu. Adam trafik kazası geçirmişti ve o gün Manavgat’ta benden başka onun ifadesini tercüme edebilecek kimse bulamamışlar. Zor da olsa turistle savcıyı anlaştırdım.

Bu olaydan sonra Almanca ile daha yakından ilgilenmeye karar verdim. İstanbul’da okurken Turizm Bakanlığı’nın açtığı Turizm Gönüllüleri kursuna katıldım. Orada Almanca bilgisi ile turistlere hangi konularda nasıl yardımcı olabileceğimizi öğrendik. Bu kurs sonunda ben Manavgat’taki turizm bürosuna geçici memur olarak atandım ve yaz tatilinde orada çalıştım. Büroda bazen İngilizce bilen bir yardımcıya da ihtiyaç vardı. Bu işi gönüllü olarak Sarılarlı Mustafa İnci üstlendi. Mustafa İnci Amerika’da asker olarak görev yaptığı sırada İngilizce öğrenmişti. Çalışkan, dürüst ve saygın bir insandı. Manavgat’ta turizmin gelişmesine hizmet etmekten başka bir isteği de yoktu. Yaptığı tercümeler için para bile almadı. Gönlü zengindi.

1969 yılında kendi isteğimle askere gittiğim zaman İzmir’de bir Almanca tercümanlık imtihanına katıldım. Fakat imtihanı kazanamadım. Askeriyenin çok daha iyi Almanca bilen kişilere ihtiyacı vardı.

Demek ki ben bu işi yeteri kadar öğrenmemişim diye düşündüm ve boş zamanlarımda yoğun bir şekilde Almanca bilgimi geliştirmeye çalıştım. Bu çalışma benim birkaç yıl sonra üniversitenin yabancı dil sınavını kazanmama, hatta daha sonra yeniden okumak için Avusturya’ya, oradan da Almanya’ya gitmeme vesile oldu. Türkiye’deki çalışmalarımdan dolayı Goethe Enstitüsü’nün Almanca kurslarında dört basamak ileriden başladım. Bu hem zaman hem para tasarrufu anlamına geliyordu. Yani önceki çalışmalarım boşa gitmedi.

İstanbul’da üniversitede okurken zaman zaman ortaokul öğrencileri için hafta sonlarında Almanca kursu yöneticiliği de üstlendim. Oraya gelen öğrenciler okulda Almanca notunu düzeltmek istiyorlardı. Kendi isteğiyle derse gelen öğrencilerle çalışmanın daha kolay ve verimli olduğunu o kurslarda öğrendim.

Turizm dolayısı ile Almanca bilgisine ihtiyacı olan iş adamları ile çalışmak da yorucu değildi. Şimdi Manavgat’ta çok sayıda Almanca bilen öğrenci, öğretmen, otelci, kuyumcu, pazarcı, bakkal, terzi, berber, dolmuşçu, lokantacı, garson, taksi şoförü var.

Demek ki insan öğrendiği bir yabancı dil ile para kazanırsa daha çalışkan oluyor.

Ali Koç