You are here:
TÜRKÇENİN KELİME HAZİNESİ PDF Yazdır E-posta
Pazar, 22 Temmuz 2012 22:24

Ali KOÇ, Frankfurt

Türkçe, Türkiye Türkçesinden ibaret değildir. Dolayısı ile Türkçenin kelime hazinesinden söz ederken Yakutça, Tuvaca, Uygurca, Kazakça, Kırgızca, Tatarca, Başkırca, Peçenekçe, Hazarca, Gagavuzca, Özbekçe, Türkmence, Azerice gibi Türk dillerini; hatta Moğolca, Macarca, Fince gibi Türkçe ile bağlantısı olan dilleri; Arapça, Farsça gibi kelime hazinesine büyük etkisi olan komşu dilleri ve son zamanlarda etkisi artan Avrupa dillerini göz önünde bulundurmalıyız. Türkiye’de Radloff’un Türk Dilleri Sözlüğü’nün yerini tutabilecek başka bir sözlük çalışması görmedim. Osmanlıca sözlükler ise Türkçedeki Arapça ve Farsça kelimeler sözlüğü şekline dönüşmüş.

Yabancıların edebiyat abidesi dedikleri  Ahmet Yesevi’nin Hikmetler’i, Karacaoğlan’nın şiirleri ve benzeri eserler bile yeteri kadar profesyonelce düzenlenip okuyucuya tanıtılmamıştır. Yunus Emre’yi de uluslararası anlamda tanıtan UNESCO’dur. Halk şairleri aynı zamanda Türkçeyi yaşatan usta dilcilerdir.

Televizyonlarda, radyolarda hemen her cümlede e, ö gibi birtakım sesler çıkararak ne demek istediğini doğru dürüst anlatamayan çok kişiye rastlıyoruz. Spikerler ise "gelicek, gidicek, görücek, yapıcak" gibi bozuk bir Türkçe yaymaktan vazgeçmiyorlar. Sorun zaten konuşmacı yerine kullanılan "spiker" sözü ile başlıyor. Bu kelimenin aslı İngilizcede "speaker" şeklinde yazılıp "sipike" şeklinde okunuyor. Spiker yazarsak okunuş ve anlam değişir. Böyle yanlış anlamaya yol açabilecek kelimeleri Türkçeleştirirken daha dikkatli olmakta yarar var.

Bir de olur olmaz yerde gerçekleşmekten, temas sağlamaktan; performanstan, spottan, buttondan söz edenler var. Button kelimesinin Türkçedeki karşılığı düğmedir. Niye bunlar taksi duraklarına düğmeye basınız diye yazmıyorlar da buttona basınız yazıyorlar? Berber kelimesi Türkçe ses uyumu ile bağdaşan, tutunmuş ve yabancılar tarafından da anlaşılan bir söz olduğu halde neden her tarafa anlaşılması zor olan kuvaför (kuaför) sözünü yazıyorlar? Kuvaförün İmla Kılavuzu’ndaki yazılış şekli bile tartışma götürür.

Antalya’da birçok dükkanın levhasında spot yazıyor. Çok sayıda kişiye sordum bu spot ne demek diye. Hiç doğru cevap alamadım. Biri de lokantasının girişine Otantik Restaurant diye yazdırmış. Kendisi de bilmiyor otantik sözünün ne anlama geldiğini. Restaurant ise Türkçe imlaya göre yazılmamış. Bir diğeri buluşma sözü yerine randevu sözünü de bırakıp “Terminim var!” dedi. Bu kişinin Almanca konuşulan bir yerde yetiştiği, önemli bir makama geldiği halde yeteri kadar Türkçe kelime öğrenmediği, daha doğrusu Türkçe okumadığı anlaşılıyor. Sözlü dilde "dandik" gibi yazıya geçmemiş kaynağı belirsiz başka yabancı kelimeler de kullanılıyor.

Bir türkü şöleninde sunucunun kibirli bir tavırla ikide bir "performans" kelimesini tekrarladığı ve bu sözü özellikle vurguladığı dikkatimi çekti. Belkıs Akkale’den başka kimse itiraz etmedi. Belkıs Hanım "performans" yerine orada en uygun olan "başarı" kelimesini tercih ederek nazik bir şekilde itirazını dile getirdi. Aferin!

Sürekli göç ederken vardığı ülkelerin dilinden ve kültüründen etkilenerek öz dilini, kültürünü tamamen veya kısmen unutan toplumlar vardır. Ancak Türkiyedeki unutma yalnız göç olayından kaynaklanmıyor. Dilimizi kasıtlı olarak karıştırmak ve bozmak isteyenler var.

Bununla hiç yabancı kelime almayalım demek istemiyorum. Elbette bütün dünyada kullanılan birtakım bilim ve teknik terimleri Türkçede de kullanılacaktır. Motor, radyo, telefon, televizyon gibi… Özel isimler ise olduğu gibi kalabilir. Belki okunması zor olan kelimelerde telaffuz açıklaması yapılabilir. Yoksa kelime hazinesi ses uyumu da dikkate alınarak önce Türk dillerinin kendi gelişmesi içinde aranmalıdır. Kesin karşılığı olmayan kelimeler Türkçeye uyarlanarak başka dillerden de alınabilir. Mesela "gramer" yerine "gıramer", "klinik" yerine "kılinik", "tren" yerine "tiren" yazılabilirdi. O zaman “Tren gelir, hoş gelir!” derken notalama sırasında hece bölmesi sorunu olmazdı.

Göçebe toplumlarda şehirleşme, tarım, ticaret, ileri teknik ve sanayi terimlerinin daha az kullanılması normal karşılanmalıdır. Kelimeler yaşama biçimi ve insan ilişkileri içinde oluşurlar. Göçebe hayatında büyük bir kelime hazinesi oluşmaz. Şehirleşme geliştikçe dilde de farklı gelişmeler olacaktır. Bu aşamada yerleşik toplumların dillerinden yeni kelimeler alma ihtiyacı doğabilir. Gitar, helikopter, hoparlör, traktör, tramvay, video gibi…

Yabancı okullara giden bazı kişiler başka bir dilde düşünüp tercüme dil olarak Türkçe konuşuyorlar. Bunlar yeteri kadar Türkçe kelime bilmediklerinden konuşma sırasında kem küm edip duruyorlar.

Bazı dilciler Osmanlıcadaki bütün Arapça, Farsça, Rumca vb. kelimeleri dışlamaya kalkıştılar fakat beceremediler. Rumcadan geçen "lahana, limon, fasulye"; Arapçadan geçen "sandalye" kimi rahatsız ediyor? Yapılacak iş yedeği olmayan bu kelimeleri atmaya kalkışmaktan çok "fasulye yerine "fasulya", "sandalye" yerine "sandalya" yazarak kelimeleri Türkçe ses  düzenine uyarlamaktan ibaret olabilirdi. Diğer Türk dillerindeki değişmeler ve gelişmeler de yeterince araştırılmadı. Gecikmiş bir durum.

Bazen gramerini ve imlasını öğrendikleri yabancı dilin etkisiyle Türkçenin yapısını değiştirmek isteyenler de çıkıyor. Bir tanıdığım Türkçedeki "y" harfinin gerçekte bir sesli harf olduğunu iddia edecek kadar ileri gitti. Türkçedeki y (ye) sessiz harfini Almancada veya İngilizcede gördüğü System/system (sistem) kelimesindeki "i" veya "ü" yerine kullanılan "y" ile karıştırıyordu.

Türklerin daha önce kullandıkları bazı alfabelerde "b, p; c, ç; d, t; g, k" harfleri aynı işaretle ifade ediliyordu. Yörenin söyleyiş biçimine göre bu harfler bazen yumuşak bazen sert okunuyordu. Aynı olay Arap harflerinin kullanıldığı dönemde sesli harf üretiminde de oluyordu. Mesela Arapçadaki "v" (vav) harfi bazen "o" bazen "u" bazen de "v" diye okunuyordu. "Y" harfinde de sorunlar vardı. Kelimenin anlamına göre harfin nasıl okunacağını okuyucu belirliyordu. Kelimenin Arapçadaki aslını bilenler bu konuda daha az hata yapıyorlardı. Bilmeyenler ise büyük bir ihtimalle kelimeyi yanlış okuyorlardı. Yanlış okuma anlam hatalarını da beraberinde getiriyordu. Bazı harflerin okunuşu doğrudan Arapçadan değil de Farsçadan öğrenildiği için kelimelerin okunuşu Arapça aslına uymayabiliyordu. Sözde okumuş tabaka ise gereğinden çok Arapça ve Farsça kelime kullanarak işi daha da zorlaştırıyordu. Bu kargaşalık halkın çabuk okuma, yazma öğrenmesinin önündeki en büyük engeldi. Neyse ki yeni alfabe ile bu zorluk büyük ölçüde ortadan kalktı.

İlle de İstanbul Türkçesine uyacağız diye "gardaş"ı kardeş, "garın"ı karın, "gabak"ı kabak; "yaz"ı ilkbahar, "yay"ı yaz, "güz"ü sonbahar, "dönemec"i viraj, "ak"ı beyaz, "kara"yı siyah yaparsak kelimelerin sayısını ve sözlükteki yerini değiştirmiş oluruz. Yeni alfabede açık ve kapalı "e" farkı da tam belli olmuyor. Bir de "nğ" sesi her zaman yalnız "n" harfi ile ifade edilemiyor. ‘Gelinğ mi? (Gelir misin?)’ ile ‘Gelin mi?’ arasında anlam farkı var.

Kelime hazinesine etki eden başka bir sorun da bazı  kelimelerin hangi hallerde sesli, hangi hallerde sessiz harfle başlayacağı belirsizliğidir. Her ne kadar imla kitaplarında "limon, nar, Ramazan" yazıyorsa da halk arasında "ilimon, Iramazan, inar" diye söyleyiş alışkanlığı var. "İstatistik, istasyon" gibi diğer yabancı kelimelerde ise bunun tersi bir durumla karşılaşıyoruz. Bu kelimeler aslında "s" harfi ile de başlatılabilirdi. O zaman "i" harfinde kelime sayısı azalır, "s" harfinde çoğalırdı.

Ahmetlerce dediğimiz derleme çalışmalarında da gördük ki Türkçedeki birçok kelime sözlüklere veya imla kılavuzlarına geçmemiş. Bu da derleme çalışmalarının yetersiz olduğunu gösterir. Bir dilin kelimeleri yazıya geçirilmemişse o dilin kelime fakirliğinden söz edilemez.

Türkiye dışındaki Türkçeleri incelediğimizde kelime hazinesinin egemen kültürlere göre çok değiştiğini görürüz. Moğolca dahil, Orta Asya’daki bütün diller kelime hazinesi bakımından Rusçadan etkilenmiştir. Türkiye Türkçesinin kelime hazinesi ise Selçuklular ve Osmanlılar döneminde büyük ölçüde Arapçadan ve Farsçadan etkilenmişti. Bu da göçebe toplumların kültür ve medeniyet yönünden daha önce toprağa yerleşmiş şehir toplumlarına boyun eğmek zorunda kaldıklarını gösterir. Cengiz Han döneminde kurulan büyük Moğol devleti bile gücünü göçebe toplumlara dayandırdığı için Moğolcayı uluslararası bilim ve kültür dili haline getirememiştir. Medeniyet göçebeliğe doğru değil, yerleşik tarım, ticaret ve ileri sanayi toplumu olmaya doğru gelişiyor. Selçuklular dönemi için söylenmiş bir yakıştırma: “Şehire gelen Türkün köpeği bile Farsça havlar!” Osmanlılar döneminde ise Arapçanın daha etkili olduğu görülmüştür. Buna rağmen Türkçe ses uyumu, fiilleri, grameri ve özellikle de halk edebiyatı sayesinde ayakta kalabilmiştir.

Yeni kelimelerin yazılışında güncel söyleyiş biçimine önem verilmelidir. Bir dil söylendiği gibi değil de karmakarışık harflerle yazılırsa insanlar okumada, yazmada zorluk çekerler. Bu da öğretim işlerinin gereksiz yere uzamasına ve pahalıya mal olmasına yol açar. Türkçedeki yeni yazım biçimi ses ve söyleyiş esasına göre düzenlendiğinden biz kendimizi bu zorlukların üstesinden gelmiş sayabiliriz.

Sonuç olarak diyebiliriz ki Türkçenin kelime hazinesinin gelişmesi için önce daha çok ve daha iyi derleme yapılması gerekiyor. Ayrıca kültür ilişkimiz olan başka dillerin Türkçe ile uyuşabilecek kelimelerinden de yararlanabiliriz. İmla kılavuzları ve sözlükler bu şekilde büyüyüp gelişebilirler.

 

Ali Koç