You are here:
YILLAR SONRA BURSA PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 25 Temmuz 2012 22:55

Zehra Deniz ÖZDEMİR

'Yıllar önce Bursa'ya ilk indiğim zaman; şehrin dağların eteklerine serpilmiş, dumansı görünüşü  beni biraz şaşırtmıştı. Ancak Bursa'nın görmeyle anlaşılmaz, yaşadıkça tadına doyulmaz olduğunu ve Bursa'yı tanımak için üç beş günlük gezilerin yetmeyeceğini zamanla anlamıştım.

Bursa'da kalmak, yıllardır  demlenen dostlukları yudumlayarak yaşamakmış meğer. Kaldıkça kopulması zor olan, sokaklarına güvenerek sınırsızca gezdiğim, insanlarına güvenerek altı yıl kalıp da sonradan rüyalarıma giren bu şehirle tekrar buluşacaktım.

Uzun zamandır gidip gitmeme konusunda gelgitlerimi yaşarken kendime ödülün en çok ihtiyacım olduğu bir zamanda terminalden biletleri alarak kararımı vermiş oldum.

Bir gece yolculuğu sonunda Bursa'ya varınca en son öğrenciyken gördüğüm terminali bıraktığım gibi buldum. Görüşeceğim arkadaşlarla önceden plan yapmıştım, beni terminalde karşıladılar. Arkadaşlar zaman zaman bir araya geldiklerinde Bursa'nın ve yolların çok değiştiğini söylemişlerdi, bu yüzden gördüğüm değişime hiç şaşırmadım. Zamanla bizler bile değişmiştik ve hep değişim içindeydik ki  Bursa'nın da değişmesi gayet olağandı.

İlk işim  fakülteden alınması gereken belge bahanesiyle Görükle Kampüsünü görmekti. Bana altı yıl ev sahipliği yapan ve o yıllarda ayaklarımın üstünde durmamı öğreten Görükle Öğrenci Yurduna karsıdan da olsa selam vermek istedim. Kampüse yeni binalar yapılmış, ağaçlar büyümüştü. Ama bindiğimiz 33 numaralı otobüsler artık yoktu. Çocuklarımın da öğrencilik yaptığım yerleri görmesini böylece gerçekleştirmiş oldum.

Artık kahvaltı için Kestel tarafındaki dağın eteklerine Çamlıca Köy'üne doğru tırmanmaya başladık. Her yer yeşille örülmüş, gözünü dinlendirecek kadar yeşille bürünmüştü. Çardaklar yeşillik içinde beklerken bir sultan sofrasıyla karşılaşmıştım. Ama ben öğrencilik yıllarımdan en çok ahu dudu reçelinin tadını özlemiştim.

Eski arkadaşlarla haberleştim. Birbirimizi ne kadar da merak etmişiz. Uzaktan gelen bir misafir gibi kendimi şımarık bir çocuk gibi hissettim. 

Önceden gezdiğim yerlere, özelikle de Cumalıkızık köyüne gidince Huriye'nin yazısı aklıma geldi. Ahmet, içimi okur gibi; "Anne köyümüze ne kadar benziyor" deyince benim de düşüncelerimi ortaya çıkarmış oldu. Korumaya alınmış taştan evler ve taştan yerler görülmeye değerdi. Kadınlar, kendi yörelerinin ürünlerini satıyordu.

Harap olmuş evleri gören bir arkadaşım; "Haneler de insanlara benzer, içinde yaşayan olmazsa zamanla harap olur" dedir. İçinde insan yasamayan evler korumaya alınsa da harap olmuştu. Acaba insanlar da öyle midir, demek geçti içimden. Tüm sevdiklerimizden uzaklaşsak da, yakın da olsak, küs ya da barışık olsak bile herksin yeri ve rolü farklıydı. Ama bu sözü çok sevdim…

Yeşil Bursa deyip duruyoruz ama TOKİ konutları şehrin kalbine hançer gibi saplanmıştı. Bursa'yı arkasına saklayan, şehrin göbeğinde yeni bir kent yükselmişti. Arkadaşım, tarihi bir mahallenin bu şekilde tahrip olduğundan  bahsetti. 

Gecenin yol yorgunluğunu hiç hesaba katmadan gezme isteklerim hiç bitmiyordu. En çok da Ulucami'yle türbeleri tekrar ziyaret etmek ve Ulucami'de uzak, yakın tüm arkadaşları ve yakınlarım için dua edecektim; tıpkı öğrencilik yıllarındaki gibi… Çocuklar camiyi dolaşırken ben bir köşeye oturdum ve düşüncelerimi gerçekleştirdim. İçime huzur dolmuştu.

Biraz da ayrı takılmak iiçin arkadaşlarla saat verip buluşmak üzere ayrılık. Çocuklarla o kocaman Kapalı Çarşı'yı didik didik gezme fırsatı bulduk. Belki de bir özlemdi öğrencilik yılları. Yalnız başıma ursa içinde dolaşmak isterken bir anlık içimden orada olamayanların kulağını çınlatmaktı. Eminim ki öğrencilikte  çeyizlik havlularımızı birlikte düzdüğümüz Sevda'nın, Ebru'nun ve diğerlerinin kulakları çınlamıştır. 

Misi köy, Çekirge derken Çocuk Esirgeme Kurumunu görüyorum yeni haliyle. Belki de iki arkadaşla orada gönüllü anne olarak çalışmak, hayatımızda yaptığımız en güzel işti. Acaba ilgilendiğim çocuk ne oldu ki diye düşünürken duygusallaşmamak için bu konuyu kafamdan bir anda atmaya çalıştım.

"Dağ dağa kavuşmaz, ama insan insana kavuşur" diye bir söz var.  Yanı başımızdaki nice insanlarla bile bazen görüşme imkanı olmazken ben ta Uludağ'ın eteklerinde "Çukur Elma" yaylasındaki insanlara kavuşmuştum.

Manavgat'ın kışını andıran bir serinliği yazın yaşıyordum. Dağlardan kıvrıla kıvrıla kayın ağaçları eşliğinde tırmanıyorduk, ama bu tırmanış bana daha çok, Ahmetler'in dere kenarındaki henüz olgunlaşmamış yabani böğürtlenleriyle ağaçlı yeşil yollarını hatırlattı.

Bir fincan kahvenin bile kırk yıl hatırı olurmuş. Ben de çocuklarımın bahçede hamaklarda sallanışlarını, dalından kopardıkları kirazları ve ahududuları ve o soğukta bile sevgi dolu insanların içimi ımıtmasını hiç unutamayacağım.

İnsanın bir damarı da vefasızlık mı bilemiyorum; ama Nilüfer köyündeki ve Gazcılardaki tanıdık ailelere haber vermediğim için az da olsa kendimi sorguladım. Zaman yetersizliğinden uğrayamadım ve ama içimden bir dahası için sözler verdim. Telefonunu almama rağmen Mehmet Arslan Abi'ye de uğrayamadım. Bir kahvesini içmeyi çok istedim; ama Bursadaki bütün dostları görmenin üç beş güne sığmayacağını da biliyordum.

Dönerken korktuğum başıma geldi. Duygularıma yenildim ve istemeden de olsa gözlerimden yaşlar süzüldü. Öğrencilik yıllarımda bana kendime güvenmeyi öğreten bu şehre veda etmek kolay değildi.

Anladım ki insan, kimseden bir beklentisi olmadan kendini ödüllendirmeliydi. İşte benim de son zamanda kendim için yaptığım en güzel şey bu Bursa gezisi oldu. Size de tavsiye ederim; bir yolunu bulup eski anılarınızı tazeleyecek, eski mutluluklarınızı hatırlatacak ziyaretler yapın. Bakarsınız, hiç umulmadık yerde hiç ummadığınız biriyle karşılaşır, eski dostluklarınızı tazelersiniz.

Sevgi dolu ziyaretler dileğiyle...