You are here:
EN UZUN GEZİ PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 06 Ağustos 2012 22:00

"Bitmez tükenmez bir gezide gibiyim... Ama ayağım Frankfurt'ta, aklım Antalya'da, Manavgat'ta, Ahmetler'de geziyor."

Ali KOÇ, Frankfurt

O zaman turistler bize gelirlerdi. Biz onların memleketine gitmezdik, daha doğrusu gidemezdik. Göçtüğümüz her yere hayvan otlatmak için giderdik. Arabayla, trenle, uçakla değil, atla, eşekle, deve ile... Marla köylerinden geçerken çocuklar kafalarını pencereden uzatıp “Yörük Yörük yörüdü; kıllı çarık sürüdü!” diye arkamızdan bağırırlardı. Orada yabancı olduğumuz için sesimizi çıkaramazdık. Suçlu gibi geçip giderdik.

Sonra işin içine okul girdi; biz de öğrenci olduk köyde, şehirde. Coğrafya derslerinde dünyanın bizim bildiğimizden çok daha büyük olduğunu öğrendik. Önce Manavgat, sonra Antalya, İstanbul, tekrar Manavgat, İzmir, Ankara, Erzurum, Bitlis, Diyarbakır; Viyana, Marburg derken nihayet Frankfurt’ta kalakaldım.

Yirmi sekiz yıldır bu şehirde oturmama rağmen bir türlü kendimi yerli hissedemiyorum. Ben Alman vatandaşı değilim ve burada seçimlere katılamıyorum. Sanırım Türkiye’de de sadece iki defa seçimlere katılabildim. İşte böyle iki arada bir derede ömür geçip gidiyor. Yaş oldu altmış altı; aklım hâlâ Türkiye’de, köyümde. Hayalimde hep babamın Ahmetler’deki çöken evini tamir ettiririm. Bahçe duvarının halini düşündükçe de huzurum kaçar. Ne zaman oraya gidip de o harabeleri düzelttirebileceğim diye düşünür dururum. Hani emekli olunca memlekete kesin dönüş yapıp ömrümün geri kalan kısmını çocukluğumun geçtiği topraklarda geçirecektim ya; bir türlü yapamadım bu işi. Bir arkadaşım: “Dur hele, hepimiz tabutta gideceğiz buradan” dedi. “Yoksa başka türlü gidemeyiz. Ben ölürsem sen göndereceksin; sen ölürsen ben göndereceğim.”

Eşimin çalışması, çocukların uzayıp giden öğrencilik yılları beni ülkemden, köyümden uzak tutuyor. Köyde her şey batıp gidiyor. Duvarlar yıkıldı, sıvalar kavladı, boyalar döküldü. Şeftali ağaçları kurudu. Baba ocağı tütmez oldu. Ne anam kaldı ne babam, ne de taşı taş üstüne koyacak işe yarar bir yakınım var orada. Hepsi evi terkedip gittiler. Gelseler bile bir yabancı gibi bakıp geçiyorlar.

Düşümde yine Gülsüm ebemi gördüm. Elinde iki kiraz fidanı vardı. Mezarlık tarafından geliyordu. “Oğlum şunları al da bahçeye dik!” dedi ve sonra kayboldu. Kiraz fidanları elimde kaldı. Ben onun çok sayıda incir ağacı olduğunu bilirdim de kiraza merakı olduğunu hiç duymamıştım. Allah hayır etsin! Bu neyin mesajı idi? “Oğlum, eve dön gayrı. Şuraya birkaç fidan dik de kemiklerim sızlamasın!” mı demek istiyordu?

1974 yılı, Ocak ayı idi Edirne’den çıktığımda. En geç beş yıl sonra dönüp Türkiye’de işime bakacaktım. Evdeki hesap çarşıya uymadı. Kaç yıl olmuş gideli? Siz hesaplayın. Şimdi niye dönemiyorum? Beni ne tutuyor burada? Niye bu çocuklar bir meslek sahibi olup da iş kurmuyorlar? En küçüğü yirmi iki yaşında. Bilgisayar oyunlarının esiri oldular. Sanki hayat sınırsız. Yüzlerce öğrenci yetiştirip meslek sahibi yaptım. Kendi çocuklarıma aynı anlayışı kazandıramadım. Anam bana hiç “Çoluk çocuğundan bulasın!” dememişti. Bu kimin veya neyin cezası? Yoksa ebem bana “Oğlum, bunları köye getir!” mi demek istiyordu? Kendim gidemiyorum ki onları götüreyim. Ben gitsem bile onlar benimle gelirler mi? Hangi devirdeyiz?

Soğuk bir kış günü Viyana’da ilticacılar yurdundayım. O zaman Türkler için ilticacılık olayı diye bir şey yoktu. Ben de ilticacı değildim. Fakat yurdun imkanlarından yararlandım. Büyük bir odayı Polonyalı bir araba tamircisi ve Çinli bir garsonla paylaşıyordum. Cisvaf ile İ Keng Yen. Onlar çalışıp para kazanıyorlardı; ben Almanca kurslarına gidiyordum. Kurslarda gramer olarak bilmediğim bir şey çıkmadı. Fakat konuşma hızına alışmak için grup çalışmalarına katılmam gerekiyordu. Kursu bitirdikten sonra üniversiteye kaydoldum. Sonra Türkler Sokağındaki Afrika - Asya Enstitüsü’ne taşındım. Orada çok sayıda Afrikalı ve Asyalı gençle tanıştım. İtiraf edeyim ki Jules Werne’in Seksen Günde Devri Alem kitaplarının etkisinden tam kurtulamadığımın orada farkına vardım. Siyahlardan çekiniyordum. Bunu bir Nijeryalı da farketti ve bana beyazların önyargıları hakkında bazı zenci fıkraları anlattı.

Viyana Üniversitesi’nde diplomamı eşit saymadılar. Türkiye’de görmediğim bazı derslere devam edip tamamlamam gerekiyordu. Bu yüzden izin alarak kaydımı Almanya’nın Marburg Üniversitesi’ne aktardım. Orada daha az dersle bir yıl içinde diplomamı eşit saydırabildim.

Marburg’daki enstitü yöneticisi İsviçreli genç bir profesördü. Johannes Sigrist. Hayatta karşılaştığım en çalışkan insanlardan biri idi. Kendini tamamen mesleğine ve işine vermişti. Onun asistanları da çok çalışkandılar. İçlerinden biri, Ingbert Weber, bana çok yardım etti. Kendisine hâlâ minnettarım. Onun sayesinde yabancılıktan kaynaklanan birçok engeli kolayca aştım. Ev bulmamı, Alman ehliyeti almamı bile o sağladı.

Benim yurtdışında bulunduğum beş yıl içerisinde Türkiye’deki görev yerimde çok değişiklik olmuştu. Ortalık karışmıştı. Beni Avusturya’ya gönderen hoca da (Prof. Dr. Fikret Ünsal) maalesef bir suikasta kurban gitmişti. Türkiye çok değerli bir vatandaşını, önemli bir bilim adamını, çok iyi yetişmiş bir nöropsikiyatri uzmanını yitirmişti. O kadar üzüldüm ki üniversitede çalışma isteğim gitti. İşimi bıraktım ve eski diplomamla yeniden öğretmenliğe başladım. Küçük okullarda öğretmen olarak çalışmak beni daha mutlu ediyordu.

1984 yılından beri Main ırmağı kenarındaki Frankfurt şehrindeyim. Bir de Oder ırmağı kenarında Frankfurt var. Gezilerde bu iki şehri birbirine karıştırmamak için ırmak ismine de bakmak gerekiyor. Bu hususa dikkat etmeyen bir Türkün gereksiz yere arabasıyla beş yüz kilometre fazla gittiğini duydum. Birçoğu ne haritaya bakar ne de şehir planına. O zaman navigasyon olayı da gelişmemişti. Eh, akılsız sürücünün cezasını bazen araba da çekermiş.

Bir banka ve fuar merkezi olan Frankfurt için Almanya’nın ekonomik başşehri diyorlar. Avrupa Merkez Bankası da burada. Buna rağmen Frankfurt siyasi anlamda Berlin kadar önemli değil. İki Almanya’nın birleşmesinden sonra Berlin’in önemi daha da arttı.

Frankfurt’un içindeki Main ırmağı bana hep Manavgat ırmağını hatırlatır. Burada da şehrin iki yakası arasında gelişmişlik farkı var. Büyük işletmeler, bankalar, fuar, havaalanı ırmağın batı tarafında toplanmış. Yalnız havaalanında bile kırk bin kişi iş bulmuş. Çok sayıda banka çalışanı var.

Fuar zamanı şehir dünyanın her tarafından gelen zengin turistlerle, iş adamları ile dolup taşıyor. Pahalı olmasına rağmen otellerde yer bulmak zor. Çok önceden yer ayırtmak gerekiyor. Fuarda elde edilen sonuçlar bazen yapılan masrafa değmeyebilir. Türkler en çok turizm ve bazı ticaret alanlarında başarılı sayılabilirler. Kitap fuarında çok kazanç elde edildiğini sanmıyorum.

Frankfurt’tan Antalya’ya her gün uçak var. Aşağı yukarı üç saat kırk beş dakika sonra Antalya havaalanına varabilirsiniz. Bu uçaklar genellikle turist doludur. Böylece Frankfurt  Antalya’nın ekonomisine de önemli katkıda bulunuyor. Hatta Antalya havaalanının Frankfurt havaalanı işletmesince yönetildiği söyleniyor. Doğru mu bilmem. Tabii Antalya’dan kalkan uçaklar da Frankfurt’a üç saat kırk beş dakika sonra inebilirler. Ancak uçağın gündüz gelmesine dikkat etmek gerekiyor. Çünkü Frankfurt havaalanına gece yarısı uçak indirmiyorlar. Bilet fiyatları okul tatili dönemlerinde veya yüksek sezon denilen yaz aylarında daha pahalıdır. Antalya’dan da Frankfurt’a aktarmasız uçmak mümkün.

Açık söyleyeyim, bu yazıya Ahmet Haşim’in Frankfurt Seyahatnamesi vesile oldu. Önce yazıya Frankfurt İkametnamesi demek istedim. Fakat benim gezim yalnız Frankfurt’u kapsamıyor. Marburg’daki dokuz yıllık ikametim belki bende Frankfurt’taki yirmi sekiz yıllık ikametimden daha çok iz bıraktı. Viyana gezisi de ayrı bir yazıya konu olacak boyutta. Viyana büyük bir kültür şehri. Tabii başka özellikleri de var. Ancak oradaki Efes Müzesi, Askeri Müze, Çıplaklar Dağı denilen yerdeki trajedi izleri insan olan herkese hüzün verir.

Biraz cep harçlığı kazanmak için bahçe duvarını yaptığımız bir Avusturyalının “Hey Türk, atalarının yıktığı şu duvarı yap da gel paranı al!” şakasını hep hatırlarım. O duvar Viyana’dan çok ötede idi. Orayı Türklerin yıkmış olması mümkün değildi. Buna rağmen insanlar Kanuni Sultan Süleyman’ın ya da Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın gereksiz çıkışlarını unutmamışlardı.

“Görüyorsun ki biz şimdi yeniçeri olarak değil, işçi olarak geliyoruz. Sizin duvarlarınızı yıkmaya değil, yapmaya geldik,” dedim. Duvarını yaptık ve paramızı aldık.

Evet, çok duvar yaptık bütün Avrupa’da. Öyle ki bizim yapacağımız duvar kalmadı neredeyse. Şimdi duvarcı değil, bilgisayarcı arıyorlar. Hâlâ eleman açığı var. Ne var ki modern ekonominin mesleksiz kişilere ihtiyacı yok. O devir geçti. Yeni şartlara uyum sağlamak gerekiyor.

Yoksa geziciler, göçebeler, göçmenler memleketlerine geri dönecekler.  Alman vatandaşı olsalar bile. Biz keçisiz, koyunsuz, atsız, devesiz göçebeleriz. Bir orada bir burada konaklarız.

Bir Alman arkadaşım bana “İki sandalye arasında oturuyorsun. Nerede kalacağına bir türlü karar veremedin,” dedi. Doğru, ayağım Frankfurt’ta, aklım hâlâ Antalya’da, Manavgat’ta, Ahmetler’de geziyor.

 

Ali Koç