You are here:
Mehmet Arslan'a Geçmiş Olsun! PDF Yazdır E-posta
Salı, 23 Haziran 2009 12:40

Bu hafta, hastane ve hastalık haftası... 

Aslında kendimle ilgili bir sağlık haberi yazmak istemiyordum. Ama Mehmet Arslan'ın mektubunu okuyunca artık saklamak gerekmiyor diye düşündüm. Aslında sevinçlerimizi birbirimizle paylaşırken üzüntülerimizi paylaşmak da doğal olmalı.

Kıbrıs'tan döner dönmez Tıp Fakültesi hastanesinde bir fıtık ameliyatı oldum. Henüz ağrılar içinde ve yeni yürümeye çabalayan bir çocuk gibi evin içinde dolaşıyorsam da bir ara sandalyeye oturma gücü bulup internete girdim. Posta kutusunda Mehmet Arslan'dan bir mektup vardı. Parmaklarımı tuşlara zorla vursam da bu yazıyı siteye koymak için sabır gösterdim.

İnsan, bir sorunla karşılaştığında onu alt edebilmek için hayata biraz da başka açılardan bakabiliyor. Sabah erkenden bir an önce ameliyat olmak için hastaneye vardık. Ama o kadar çok yoğun ameliyat vardı ki adeta bizi unuttuklarını sandık. Saraçlı’dan şirin bir doktor kız yakından ilgilendi. Sonunda öğleden sonra saat 15’e doğru çağırdılar ve hemen masaya yatırdılar.

Ameliyat masasında uyanınca da başka bir açıdan bakıyorsunuz dünyaya. Uyanır uyanmaz etrafımdakilere takılmaya başladığımı ve şakalaştığımı hatırlıyorum. Vakit geçirmeden 6. Katta bir odaya aldılar. Sadece çok aç olduğumu ve tam 27 saattir ağzıma bir şey almadığımı biliyordum. Doktor hanıma; “Demet hocam, ameliyatta ölmeyenleri açlıktan öldürme gibi bir adetiniz yok değil mi?"  diye takıldım. Gülüştüler. “Biraz daha sabret…”  dediler. Bana “günü birlik” hasta muamelesi yaptıkları için “İstersen eve de gidebilirsin.” dediklerinde ayağa kalkıp birkaç adım atma denemesi yaptım. Başlangıçta biraz zorlansam da sonradan ayağa kalkıp yürüyebildiğimi görünce hastaneden eve taşınmaya karar verdik. Geç vakit eve geldim. Şimdi iki gündür evin içinde yürüme denemeleri yapıyorum. Yürüyebilmek ne büyük mutlulukmuş meğer! :)

Kadere bakın! Aynı günlerde Mehmet de ciddi bir ameliyat geçirmiş.

Mehmet Arslan'a "geçmiş olsun!" diyebilmek için onun esprilerle süslediği bu mektubu da sizlerle paylaşmak istedim. Mehmet’in de bir an önce iyileşerek yeni yazılarını beklediğimizi buradan duyuralım.

 

KAYBOLUŞ ÖYKÜSÜ

 

Hastayım,

Bir Haftadır kafesteyim,

Göremedim yaylamı köyümü,

Acıyı katık ettim,

Yedim öğünümü.

Zeytinimizin terini,

Arımızın balını .

Yemeseydim ,

Köyümün üzümünü,

Kara incirini,

Bunca direnemezdim.

Özümü oymağımdan,

Özsuyumu,

Ana sütüne eş,

Keçi sütünün kaymağından aldım.

Uzun ince yollara sayelerinde daldım.

Bülbülü altın kafese koymuşlar ah vatanım demiş.

Tam da  böylesi duygular içindeyim.

Çalapala “Gebeceli Pazara Geder” gibi yazacağım.

Bizim Gebeceliler zanaatkar, çalışkan ne güzel insanlar. Konuşmaları da  yüksek sesle açık ve net, tam demokrasi.

İki sene önce sağ ayak kaytarmaya başlayınca hemşehrisi beyin cerrahı Doç. Dr. Ahmet BEKAR’ı aradı. Gel ama biraz beklersin dedi.  Ücreti girerken alıyorlar, çıkarken koyverip salıyorlar. İki saat bekledi. Baktı derdi birken bin olacak, evrakları yırtıp çöpe atıp en iyi Hızır İlyas/Hıdırellez  (Hızır=Kara’daki, İlyas=Sulardaki koruyucumuz) insanın kendisidir deyip bu günlere geldi.

Her erkek gibi alışveriş merkezlerini sevmez. On Dakka geçmez sağ ayak ortalıkta yok.  İşin kötüsü hanımı kaybediyor bulamıyor. Hanım zaten 7 kez tavaf edip sekizinci de alışveriş yapıyor. Raflar dersen bubi tuzaklarıyla, mayınlarla dolu. Eşi “benimle olmamak için böyle yapıyorsun” kuruyor. İşe bak, bir de adı madrabaza çıkıyor.

Oldum olası  Hasta, Hastane, Hapisane, 3H fobisi var.  Uzak durur önlerinden bile geçmez.  Eşi bir gün televizyonda belfıtığıyla ilgili bir program seyretmiş telefonda kükrüyor. “Alo, canısı, senin hemen ameliyat olman gerekiyor, ben sana falanca güne randevu aldım.” deyip ”Evin Direği” yıkılıyor sendromuna giriyor.  Kaburga kemiği endişeli.

Gittikleri doktor korseyi ilaçları kullan 15 gün sonra gel demişti zamanında gidiyor karşısına ameliyat çıkıyor.  Otuz beş yıldır mesleği öküz altında buzağı aramak olan denetçi bir adem bu kadar kolay kafese girmez diyor birde fizik tedaviciye görünüyor. O ise elime bir şema verip şu hareketleri yap hükmüne vardı. Eşimse boyuna “emar, emar” deyip ameliyat nakaratında.  Birde ÖSS’ye girecek Elif’ime ağzımdan kaçırdım, karşı güçler birken iki oldu. Elif arıyor baba araştırdım çok risk altındasın, hanım öbür taraftan sen ne zaman ameliyat olacaksın.

Elimde bel rontgeniyle beyin cerrahına gittim. İki kağıt tutuşturdu elime biri hareketli omurga röntgeni diğeri emar için. Randevuyu aldı 14,30 ve16,30. Aynı firma ama biri Hanya’da, diğeri Konya’da. Zamanında Hanya’dayım.

“Daha önce geldiniz mi? ilaç kullanıyor musunuz? … ıvır zıvır. Hepsine aynı cevap;

“Aspirinden başka yabancı güç değmemiştir bedenime,  organiktir her yerim.” Hemen kameranın karşısına aldılar, mesleğini her şeyin üstünde tutan bir kızcağız bir film çekti, alet bozuldu.

“N’oldu?”

“Elektrikçi gelecek, 30 dakika bekleyin.”

“Gelmez.” dedim. Saat 16,00 ya geldi tamirci yok. Beni arayın yarın gelirim yoksa Hır çıkaracağım fobim 4H oldu.

“Size Nazar değdi.” dediler.

Konya’ya 5 dakika önce yetiştim, aynı sorular 4H fobimi hatırlattım, herkes bana baktı, bi tanesi;”

“Abi ne iş yapon?” dedi. Anında;

“Keçi Çobanıyım.”

Ortalıkta uhrevi bir sessizlik. Yarım saat geçti ses yok, şöyle bir kıpraşıp sekreterlere bıyık burarak bakış attım. 60 Dakka oldu hala tık yok. Direkten, şimdi burayı Harabeye çevireceğim dedim. Al sana 5H. Kızlardan birisi kendinin duyabileği bir mırıltıyla “anastezili bir hasta geldi, odada o var” deyip,  size Nazar değdi’yi ekledi.

Neyse beni uzay gemisi gibi bir aletin içine aldılar. Yerleştirip ikinci bir emre kadar hiç kıpraşma talimatı verdiler. Alet, uçağın pistte hareketi gibi bir uğultuyla başlayıp, makinalı tüfek atışları, arada bir nokta atışları, uçaksavarlar, ihtiraklı top mermileri, ortalık yıkılıyor, sağ ayak kopacak, İdrar kesesini zor tutuyorum, sanki olimpiyatlarda madalya kazanacak atlet gibi 10 dakika dişimi sıkıp, dayanaksın’ı tekrarlıyorum.

Ertesi gün elimde bir çuval film doktorun karşısındayım. Karar:sende bel fıtığı,  4-5 .  omurgalar arası disk kayması, sonun felç olabilir. Sonuç: Acilen ameliyat. Maliyet ve iş planını alıp çıktım.

Doç. Ahmet BEKAR’dan randevuyu aldım. Sıra bana geldi karşısındayım. Ahmet gürledi,  ayrıca senin 5. omurganın 4’e basan sağ kulakçık kırık, kesin ameliyat.  İyiki başka yerde olmamışsın felç olurdun. Burda nolurum. Bizim Şeref’in oraya kafeslen, gerisini merak etme sen.

Az sonra yakışıklı Yörük tipli genç biri şimşek gibi girdi odaya. Ben Doçent Dr. Şeref DOĞAN. Direkt daldım, beni mıhlayacakmışsın. Bastı kahkahayı. Abi nerelisin. Antalya. Bende Adana. Sıcak kanlı iki Akdeniz çocuğu. Hemşeriyiz. Bu iş tamam. Yarın yat, ertesi gün 16.30 operasyon.  Mustafa kemal gibi “Beni Türk Hekimlerine (mi) emanet edeyim?” Benden bir yaş küçük öldü ama etrafındakilerin çoğu 70-80’i buldu, dalya diyenler bile oldu dedim.  Gülüştük.

17.06.2009 saat 16.20 ameliyathane kapısında sedyede üryanım. Eşim kapının önünde.  Önümde bir kapan var yüzü koyun yatırıp her yanımı fişleyip, ortadireği işleyecekler.  Ekip’e bakıyorum, biz can derdindeyiz, ohooo onlar şölende keyfi alemdeler. Bir taraftan da arı gibiler, takviyeli 5. vites işlerinin peşindeler. Bir Dr. Elif BAŞARAN var, ya  bu çocuk ne yer ne içer ne zaman yatar, kalkar akıl erdiremedim, tam bir melek. Kızların hepsi sıfır beden,  kırlangıç sürüleri gibi bir oraya bir buraya günde enaz 20 km yol yapıyorlar. Saat 17’ye 10 var, yatır diyorlar,  Şeref’in Başyardımcısı olduğunu sandığım topsakal çocuk Hikaye Dosyası yok diyor.  Oluyor 6H. Mezbaha gibi bir yer, aynı anda 6-7 kurban var, Benim Köroğlu kapının önünde.  Birisi 10’dan geriye doğru say diyor, karşıdaki saate bakıyorum tam 17. 00’ye geliyor, On diyorum gerisi yok.

Saat 20.00 bekleme odasında sadece bizim hanım kalıyor. Herkes geldi evimin direği yok, başlıyor ayılıp bayılmaya. Bir görevliye takılıyor gözü, can havliyle soruyor, herkes çıkalı aylar oldu, benim kocam noldu. Neydi seninkisi. Bel kayması. Ooooooo riskli.  Bizimkisi benim kocamı öldürdüler diye dertlenip yarım saatte 2 kilo veriyor. Ağlamaklı, topaç gibi dönüyor, 20.50‘de harika çocuklar beni gezegenimize fırlatıyor.

Oda ne, sanki vücudumun her tarafı diş olmuş zangır zangır 5 dakka titriyor, 21. 00 de  odama itiliyorum.

Benim Lokman Hekimliğime göre; insan vücudunda milyarlarca mikrop var. Doğanın en karmaşık savaşı burada sürüyor.  Yaşamımızı sürdüren dost kuvvet mikroplarla , bizi yok etmeye çalışan düşman kuvvet mikroplar karşıkarşıya. Ben doğacıyım, organikçiyim.  Mümkün olduğunca insan vücudunu kendi öz güçleri tedavi etsin düşüncesindeyim.  Bağışıklık sistemi çökmesin, inorganik müdahalelerle dost mikroplar rehavete kapılıp hazır balık yemesin, sürekli balık tutsun ve kendini geliştirip hazır kıta olsun. Onun için, Tıpçıların Alternatif Tıp dediklerine ben geleneksel tıp diyorum. Çünkü, modern tıp yokken “Koca Karı İlacı “ vardı.  Bakın bizim Yörük kültürün de büyük anne büyük baba yoktur.  Büyük anneye EBE deriz, büyükbabanın karşılığı DEDE’dir. Onun için çağımızın sağlıkçı EBE’leri bu Ünvanı atalarımızdan devralmışlardır.

Arşimet hamam sefasında “suyun kaldırma kuvvetini” keşfetmiş ya, bende hastane kafesinde bir ilaç birde Hastalık keşfettim. Ziyaretçi Hastalığı, KarpuzSu ilacı.  Doktorlar Çince günde günde enaz 20, bazıları 50 km yol koşup, Hungara Munga, Humus,  Sumulus, Kumulus tarzında bir dil konuşuyorlar. Türkçeyi bilip bilmediklerini anlayamadım.

Ziyaretçiler Her Konuda uzmanlar. Derdin yoksa ziyaretçi gelsin, dert zengini olursun.  Ne kadar çok ziyaretçi gelirse o kadar ziyaretçi hastalığı riski var.

Doktor dostlara önerim, hastalıklar Listesine Ziyaretçi Hastalığı’nı reçetelerine en gelişmiş idrar söktürücü olan Karpuz’u ilave etsinler.

Hastalara önerim,  iyileşinceye kadar hayvanların yaptığı gibi ve benim uyguladığım gibi kimseye haber vermeyin, kendi kabuğunuza çekilin, yoksa doktorun elinden gelen bir şey sağlam çıkamazsın.

Burada hastalığa da bir çift sözüm var.

Onca götlü göbekli adam varken, obezite de dünya birinciliğine koşan ülkemde, 1, 78 boyuyla 40 yıldır 65-67 kiloya demir atmış deri kemikten müteşekkil bir adamda ne işin var.  Salakmısın . Akıllı hastalığın olacağına, salak hastalığın olsun.

Aslında ben Darüssaade Ağası Hacı Beşir Ağayı yazacaktım. Neyin nesi, kimin fesi.  “Defter-i Köhne”yi inceleyecektim.

Cehalet ve yoksulluk, bütün sorun burada. Bu ikisi insanı kimsesizleştirip kimliksizleştiriyor.

Emine abam (2003 galiba) telefon etti, Gardaşım benim böbreklerim sancılanıyor, ölecem.  Aba seni çocuklar otobüse bindirsinler, otogardan alırım. Geldi. Özel bir hastanede yönetici dostuma çekap mı cakup mu ablama onu yaptıralım deyip götürdüm. İç hastalıkları uzmanına bir gösterelim dedi. Bir tarayıcı var bilgiyar ekranına bağlı, doktor pat diye sordu daha önce ameliyat oldun mu?

“Evet.”

“Ne ameliyatı?”

“Apandisit.”

“Bu apandisit değil; 30-40 cm iz var, böbreğin de tek.” dedi.

Ben kartal gibi indim doktorun ensesine. Şuurum kaydı.  Ablam başladı anlatmaya, ben kendi kendime gidip apandisitten ameliyat olup 15 gün yattım. Sonra Ali’nin çocukları duymuşlar gelip aldılar.  

“Refakatçin var mıydı?”

“Yoğuduuuuu.”

Ben döndüm, elim  ayağım titriyor,

“Nalet olsun cehalet ve yoksulluğa, bunların yarattığı sahipsizliğe…” diyorum ama doktor, olayı çevirmek için idare etmeğe çalışıyor.  Boşalamıyorum, ablamın yanında ağlamayı kendime yediremiyorum. Hemen büroma gittim, ablama bir bahane uydurup banyoda içimi boşalttım. Beynimin bütün merkezleri olaya kilitlendi. Salaklık yapıp Hasan Hüseyin’i aradım, tutturdu o hainin hesabını görmem lazım deyip duruyor. Olayı soğuttum.

Bunu niye anlattım biliyor musunuz? Tanıkları hayattalar. Ameliyat izide hayatta. BÜTÜN SORUNLARIMIZIN TEMELİNDE CEHALET VE YOKSULLUKTAN KAYNAKLANAN SAHİPSİZLİK VAR. İki kardeş, iki ameliyat. Biri BİLİNÇLİ ve SAHİPLİ, diğeri YOKSUL, YETİM ve okumasız, adı DELİ EMİNE, bana göre benden çok zeki.

Köyümün çocukları bunları bilerek okusunlar, aydınlansınlar,  soyulmasınlar,  sömürülmesinler, ezilmesinler, bunlardan güç alsınlar. Okumuşlarla, Varlık sahibi olan köyümüz insanı da ellerinden geldiğince köyümüze katkı koysunlar. ANAMIN AK SÜTÜ GİBİ %100 HAKLI OLDUĞUMUZ HALDE YOKSULLUK, CEHALET ve KİMSESİZLİĞİMİZDEN 1743 yılından beri 266 yıldır YAYLAMIZA KORKULAR İÇİNDE gidebiliyoruz.

Nolursun Abi, Mehmedimizin orta direğinde doğa katliamı diye 8 sütuna manşet verme.  Bak Abi, ilk yazımda sana bir tuzak kurdum. ”Acı Bektaşi Veli” dedim. Abim yaptı Acı’yı Hacı.

Ramazan Bayramında softa yolda Bektaşi’ye rastlar.

“Orucu ne yaptın?” der. Bektaşi;

“Allah Kabul etsin!” der ve yandan sorar;

“Ya sen?”

“Otuz gün tuttum, hiç kaçırmadım.” der. Bektaşi de;

“Sen benden 30 gün fazla tutmuşsun.” deyip uzaklaşır.

Abi bu adamdan Hacı olur mu? Bunu bilerek yaptım. Arada bir eğlenelim.

Mehmet Arslan, BURSA, 22 Haziran 2009 Pazartesi