You are here:
ANILAR PEŞİMİZİ BIRAKMAZ PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 03 Aralık 2012 10:03

Zehra Deniz ÖZDEMİR

Uzaklarda yaşadığım için içimde özlem duygusunu zaman zaman denizin dalgalarına benzetmişimdir. Sığ ve sakin bir deniz kadar durgun, kimi zaman da koca dalgalar kadar hırçınlaşır özlemlerim... Ama hayatta hiçbir zaman hiçbir şey imkansız değildir.

Dün gece çok özlediğim bir arkadaşımı rüyamda görmemle uyandım. Bir an için keşke uyanmasaydım diye düşündüm; özlem giderdiğim rüyam devam etsin istedim. Çünkü hayatını kaybetmiş olan arkadaşım rüyamda yaşıyordu.

Biz insanlar bukalemun gibi her şeye hem uyum sağlar, hem alışırdık. Zamanla acılar bile hafifler unutulurdu. Acılar yerinde dururken hayat da devam ediyordu işte. Hüzünle andığım arkadaşımla bir anıyı hatırlamam yine de derinlerden gülümsetti beni...

Kış aylarında zaman zaman bahar günlerini yaşarken sınırsız oynadığımız sokaklarda tek sınırımız akşam eve dönmekti. Gittiğimiz okula her gün bir odun götürmek de günlük hayatımızın önemli ama küçük bir ayrıntısıydı.

Her sabah birer tane odun götürdüğümüz okulumuzun hemen arkasındaki dere bize  sesiyle teneffüs oyunlarında eşlik ederdi. İçindeki irili ufaklı taşlar, kayalar, ağaçların dalları derenin suyunu selamlar şekilde eğilir ve köklerini derenin içine bırakırdı. Böyle bir yerde yapacağınız her iş sizi eğlendirir. İşte biz de bu dere kenarında heyecanı bulmuştuk; okula odun toplayacaktık. Derenin çağışı, o yaşta içimizde ki yaramazlık duygularını kıpırdatmıştı. Niyetimiz ailelerimize bile söylemeden dereden odun bulacagız ve odunları okula bırakıp evden odun getirme yükünü de üstümüzden atmış olacaktık.

Evden aşırdığımız tahralarla, akan suya inat  tüm cesaretimizi toplamış ve dereye inmiştik. Suyun çok soğuk olduğunu biliyorduk ama odun bulma heyecanı hepsini bastırmıştı. Aklımızca hem ailemize faydalı olacağız hem de okula bol bol odun yığacağımızın sevinci vardı. Büyük bir hevesle gücümüzün yettiği kadar odunları kesmeye çalışıyorduk. Sınıfın üç kızıyla birlikteydik. O gün çıplak ayaklarımızı taşlarıyla inciten dere, bizi bol sularıyla karşıladı. Ne de olsa onun aldırmaz misafirleriydik. :)

 Odun toplama deneyimimiz olmadığı için bu bize biraz zor geliyordu ama yine de bu işin heyecanına kendimizi kaptırmıştık. Her şey yolunda giderken birden bir çığlık duyuldu:

"Yılaan, yılaan!”

“ Kocaman hem de su yılanı!.." diye haykıran sesler kayalara yansımıştı.

O sırada birden elimizde ne varsa yere attık. Suyun akıntısına ters yönde, derenin basamağına düşe kalka koşturmaya başladık. Hani "kuru ipliğim kalmadı" derler ya, işte biz de öylece ıslandık. Acımasızca ayağımızı çarptığımız taşların acısını, sudan çıkınca bile hissetmeyecek kadar korkmuştuk; bir an sanki yılan arkamızdan geliyormuş gibi bir duyguya kapıldık ve dereden çıkınca derin bir nefes aldık.

Ortalık biraz sakinleştikten sonra yılan sandığımız şeyin uzun bir bez parçası olduğunu anlasak da artık üşümeye başlamıştık; odunlarımızı almak için dereye bir daha inmeye ürkmüştük.

Eve gelip iyi bir azardan sonra üzerimizi değiştirdik ama sonrasında en iyi arkadaşımın  bronşiti  ağırlaşmış birkaç gün okula gelememişti. Bu yüzden biraz suçluluk duygusuyla çok üzülmüştüm. Hem yılan sandığımız bez parçası bizi korkutmuş, hem de arkadaşım hastalanmıştı.

Şimdi hayatta olmayan arkadaşımı rüyamda görmemle üzüldüm. Bir yandan da eski anılarıma dönerek o zamanlar korkulu anlar yaşadığımız uzak günleri anarken derinlerden bir gülümseme hissettim. Hayat zaten böyle değil mi? Elimizde değil bu; bir yanda hüzünler sandıkta beklerken diğer yanda neşe bohçaları önümüze açılır.