You are here:
SARI EMİNE PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 17 Aralık 2012 23:57


Mehmet GÜNGÖR

Yörüklerde genellikle ufak tefek çetrefil işler ailenin yaş olarak en küçüğüne buyrulur. Oysa ailede en büyük olmak her işi üstlenmek demek gibi bir şey. Ama küçük olmak da kolay değil; ayak işlerine hep küçükler koşar, bu yüzden ailenin en küçüğüne yörüklerde "yumuş çocuğu denir". Eğer yumuş çocuğu kız ise zaten herkes memnundur, çünkü kızlar bir defa söylenen yumuşu(*) iki defa söyletmezler yaparlar.

Kız çocuklarının ailedeki önemi her yönden büyüktür. Aile reisi olan baba en iyi kızı ile anlaşır çoğu zaman. Her şeyde olduğu gibi ailenin otoritesini sağlamak bile kızlara düşer. Dişilik duygusu ile kızlar daha mantıklı düşünür olaylara sakin yaklaşırlar...

Bir bahar vakti yaylada İmalı Dağındaki Topal Hasan’ın obasında oturuyoruz, kardeşlerimin içerisinde yaşça en küçük ben varım.  Küçük olduğum için her ufak tefek işlere beni koşturuyorlar, sen yaparsın, sen hızlısın akıllısın… Hani bir söz var; “Evin küçüğü olacağına dağın domuzu ol lafı da bundan söylenmiş olmalı…

Orada en yakın komşumuz Sarı Emine ve ailesi. Biz ona "ı" harfini yutarak "Sar'emine" deriz. Bir gün annem köyden gelmeye gecikince ekmeğimiz bitmişti. Her şey var ama evde ekmek yok. Abilerim düşündüler ve komşumuz Sarı Emine teyzeden ödünç ekmek istemeye karar verdiler. İyi de ekmeği kim isteyecek? İşte her zamanki gibi yine; “sen yaparsın, edersin” deyip Emine teyzeye beni gönderdiler.

Tabi ekmek istemek pek hoş değil, ama istemeyerek gittim. Onlar, İmalıdaki Karain’de oturuyorlar. İn dediğin mübarek sanki beşinci kat kayalığın yüzünde kartal yuvası yüksekliğinde, insan bile zor çıkıyor.

İne yaklaşınca; “Emine teyzeee!” diye seslendim.  Emine teyze beni görüp eli ile gel işareti yaptı. O, benimle yaşıt oğlu Mümün’le oynamaya geldiğimi sanıp “gidin aşağılarda” oynayın dedi.

İnin tam ortasında bir kaya var, yoksa güzel ve geniş bir alan. Aynı zamanda güneye de baktığından rüzgar, lodos ve fırtınadan etkilenmiyor. Mümün ise uzunca bir ipin ucuna keçi boynuzları bağlamış sürüklüyor. Annesi onu "allı oğlum ballı oğlum, ince bellim, kulaç kollum" diye severdi. Ne de olsa o onun en son evladı ve sonkestisi idi. Emine teyzenin kına kızıl saçları dikkatimi çekmişti ve kendi kendime "saçlarından dolayı sarı Emine lakabı takmışlar galiba" diye düşünmüştüm.

Ona utanarak ta olsa "Annem daha köyden gelmedi ekmeğimiz bitti bize biraz ekmek verir misin" dedim. Hemen bana biraz yufka ekmekle bir tepsi çörek verdi. Bu çörek tereyağı ile sadece hamurun tepsiye yayılarak altından ve üstünden odun ateşi ile pişirilmesi ile yapılıyor. Tava çöreği de denir. Eve sevinerek döndüm.  Hepimiz bu çöreği çok beğendik. Hiç unutmam, kırk yıllık kahve hatırı misali, o çörek bizde kırk yıllık hatıra bıraktı.

Emine teyze ve Emine teyze sakin etrafı ile iyi geçinen bol hamarat bir kadındı. Kocasıyla birbirinden hiç ayrılmazlar, her yere beraber giderlerdi. O kendi ailesindeki tek kadındı, o kadar çoluk çocuğa hayvana bakarken, uğraşırken hiç yakınmazdı. Tabi oğlu Şaban hariç; yakınırsa da bazen sadece ona yakınırdı.

İnsanlar genellikle iyi niyetle yola çıkarlar ve evlatlarının iyi bir eş ile mutlu bir yuva kurmasını hayal ederler. Ama bazen her şey planlandığı gibi gitmez, akla gelmeyen işler başa gelir.

Dedem sarı Mehmet ve Emine teyzenin kayın babası Deli Ahmet iyi dostlarmış ve kendi aralarında Sarı Mehmet, kızı Elif ile Şaban’ı evlendirirler. Ama işler öyle planlandığı gibi gitmemiş ve aile içinde bazı sorunlar çıkmış.

Biz onlarla köyde de komşu idik. Şaban, benim de halam olan karısını çok fena şekilde dövmüş ve sonunda evden kovmuş; yani boşamış. Dün gibi hatırlarım; halamın vücudunun her yeri mosmordu. Onu iyileşmesi için keçi derisine kattılar. Eskiden vücudu morarmış olanların vücudu yağlanarak bir kazak gibi taze keçi derisi giydirirlerdi.

Karısını dövdüğü için Şaban Alisi, Şaban’ın ifadesini almak istemiş ama Şaban pek yanaşmamış olacak kaçmaya başladı. Emine teyzelerin evinin batı tarafında aslan şeklinde uzanan bir kaya vardı. Şaban Alisi, Şabanı kovalamaya başlayınca şaban da kaçarak elinde iki taşla o uzunca kayaya çıktı ve "yaklaşırsan taşı vururum" diye seslendi. Oradaki kadınlar ve çoluk çocuk, bu sese ve yaygaraya koşup biriktiler. Kadının birisi; "Şaban, gule (kule) gibi taş başına çıkmış, kuleye benziyor” deyince, çocuklar ona “Gule (Kule) Şaban” diye lakap taktılar. Şaban’ın lakabı işte oradan geliyor.

"Kule" yaylalarda, daha çok çaylak çocukların bir işaret olsun diye tepelere diktikleri taştan kalelere “kule” denirdi. Uzaktan bir insan gibi görünen kuleler, işaret  ve belirti anlamına gelir. Bu yüzden dağda bir yer sorulduğunda yer tarif ederken; ”Şu tepedeki guleden 100 metre ilerisinde” denirdi.

İşte Şaban Kule gibi Aslan taş’ın üzerinde tünerken biraz sonra Deli Ahmet de oraya geldi.  Vardı Şaban’ı kolundan tutup indirdi. Şaban ona karşı koyamadı. Deli Ahmet de ona bir tokat atıp eve götürdü.

Bir vakit sonra Şaban, dedemin evini basmış, orada köylüler Şaban’ı dövmüşler, her yeri kan revan içinde… Odaönü denilen köy meydanında iki adet çınar ağacı vardı. Şaban’ı jandarma gelsin götürsün diye ağaca bağladılar. her gelen ona "Tüüühhh! Utanman mı sen?" diye tükürüyor. O zamanlar köyde telefon ne gezer… Köylerden biri bu adamı çözüp salıverelim diye teklif etse de Cambaz Ahmet, “bu adamı salarsak birkaç adam öldürür” dedi ve Şaban Jandarma gelinceye kadar orada bekledi.

Sonunda Jandarma geldi. Baktılar ki Şaban kan revan içinde. Bu nedenle her iki tarafı da alıp mahpusa götürdü. Şaban hapse girip cezasını bitirir. Hapisten çıkacağı gün gardiyan; “Her şeyini al götür” der. Şaban ise kararlıdır; "Kalsın, ben buraya yarın yine geleceğim, dürülmeyik defterim çok" der. Bunun üzerine görevli, “buraya bir daha gelirsen seni Ankara’ya gönderirim” diye Şaban’ı korkutur.

Yıllar sonra ben de büyüdüm ve bir delikanlı oldum. Bir güzün, peynir üretim zamanında yaylada yine aynı yerde Şaban’la komşu olduk ama onunla pek yıldızlarımız barışmazdı. Gençliğin verdiği delilikle gider hep ona bulaşırdım. Bir gün Emine teyze geldi; bana “Şaban’la gidin Güllübelendeki oğruktan  (obruk) peynirleri çıkarın” dedi. Şaban’la peynir çıkarmaya Güllübelen’e gittik; oradaki obruk iki katlı ve yaz kış kar tutar. Ağzında iple aşağı sarkıtılan insanın ipini rahat çekebilmek için ortaya bir ağaç gerilir.

Ben Şaban’ı aşağıya ip ile sarkıttım, saldım. Aklıma bir muziplik geldi. Tam havada iken ipi ağaca bağlayıp Şabana "Hoşça kal, ben gidiyorum, benden bu kadar” deyip obruğun ağzından kafamı çektim.

Şaban başladı bağırmaya, “kurbanın olayım yapma” demeye… Şaka olsun diye onu biraz havada asılı tutup bağırttım, tabi hemen sonra geri geldim. “Hadi seni affedeyim” deyip aşağı indirdim. Obruğun dibinde o peynir derilerini bağladı ben de yukarı çektim. Belki 150 tane peynir tulumu çektim obruktan.

Ne çok peynir vardı. İki gün boyunca eve peynir taşıdık. Zavallı Emine teyze bu peynirleri hep bir arada görünce bana “Bunlar hep yapayalnız benim elimden geçti” demişti. Onun çalışkanlığına diyecek yoktu. İnsanoğlu işte… Bir kuru yaprak misali toprağa düşer, sonra bir masal olur. İyilik yapmışsa hatırlarda iyilikleri kalır. Çocukluğumdan izleri kalan Sarı Emine işte böyle biriydi…

NOT:

yumuş : İş, angarya.

yumuş buyurmak : İş vermek, iş yaptırmak, çalışmak, emir vermek.