You are here:
AHMETLER ZİYARETİ PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 21 Şubat 2013 00:20

Ali KOÇ

2012’nin son günleri. Köyde soğuk ve yağmurlu bir kış. Kısa süre de olsa durgun sular dondu. Saçaklarda Erzurumdaki gibi buz sarkıtları oluştu ve günısılar patladı. Antifriz satıcıları ile köyümüzün emektar tamircisi Demircioğlu Ahmet’e de biraz iş çıktı.

Orada kaldığım bir ay içerisinde üç yiğit gelmez yola, üç yiğit de askere gittiler. O askerler benim çocuklarım, hatta torunlarım olabilirdiler. Biz artık yaşlı nesilden sayılıyoruz. Ne gençler benim kim olduğumu biliyorlar ne de ben onların kim olduklarını. Sora sora öğreniyoruz birbirimizi, ne kadar yakın akraba olduğumuzu. Gurbete dağılmanın getirdiği bir sorun.

Askerlerin yemek töreni benim için bir hüzün kaynağı oldu. Bence bu törenin askerden geldikten sonra düzenlenmesi daha doğru olurdu.

Köyün okulunda on altı öğrenci var.  Birkaçı da ortaokula veya liseye gidiyor. Onlar dolmuşla her gün yirmi beş kilometre ilerideki Kızılağaç okuluna gidip geliyorlar. Bana göre gereksiz bir yorguncalık. Buna başka bir çare bulunamaz mı?

Her pazartesi çok sayıda insan Manavgat’a alışverişe gider. Köyde eli iş tutan kimse kalmaz. Her şey bir yere gidemeyen yaşlı kadınlara ve adamlara bırakılır. Bunlardan biri de köyün müzmin yaşlı bekarı  Pantır Emmi’dir. Pantır Emmi başka bir gün bulamamış gibi bir pazartesi herkes Manavgat’a gittikten sonra evindeki sobanın kömürlerinde et pişirmeye kalkışır. Eti pişirir, yer. Sonra sobadaki külü bir plastik kova içine doldurup dışarıya dökmek ister. Kovadaki külün içinde hâlâ yanan kömürler vardır. Fakat bunu Pantır Emmi görmemektedir. Serde yaşlılık var, yalnızlık var, dalgınlık var. Kovayı odanın ortasında unutup Küpeli Musa’nın yanına, oradan da Ali Mustafa ile görüşmeye gider. Kendisi sohbeti çok sever. Eh, Mekke’ye de gidip gelmiştir. Anlatacak çok şeyi vardır. Ali Mustafa da köyün büyücüsü olarak dini konuları dinlemeyi reddetmez. Belki işine yarayacak bir fikir ortaya çıkacağını düşünür.

Derken bu tatlı sohbet sırasında Pantır Emmi’nin evinden çıkan dumanlar gökyüzüne doğru yükselmeye başlar. Yakındaki evlerde yanık kokusu hissedilmektedir. Ancak komşular köylülerden birinin tarlasında kırma yaktığını düşünüp aldırış etmezler. İşin farkına vardıkları zaman da yangın çoktan söndürülemez hale gelmiştir. Gaz tüpü, buz dolabı ve ne olduğu belli olmayan başka şeyler  patlamaya başlamıştır. Pantır Emmi’nin kâğıt paraları da alevler arasında kalmıştır. Buna rağmen hemen Orman İşletmesi’ne ait olan su tankına koşulur. Tankı traktörle çekip Pantır Emmi’nin evinin önüne getirmek gerekmektedir. Fakat pazartesi günü traktörün sahibini bulmak zordur. Nihayet traktörü kullanacak biri bulunur. Fakat adam tulumbayı çalıştıramaz ve tanktaki su bir işe yaramaz.

Bu arada akıllı biri cep telefonu ile kırk iki kilometre ilerideki Manavgat itfaiyesini haberdar eder. Ahmetler’in uçurumlu dağ yollarından geçen itfaiyeciler nihayet köye ulaşırlar. Fakat dar ve engelli yollardan dolayı hemen Pantır Emmi’nin evine ulaşamazlar. Ulaştıkları zaman da yapacak çok şey kalmamıştır. Pantır Emmi’nin evi büyük ölçüde yanıp kül olmuştur. Neyse kalan kısmı söndürürler.

Şimdi bütün köy şöyle olsaydı böyle olurdu, böyle olsaydı şöyle olurdu diye tartışmaktadır. Pantır Emmi geçirdiği şokun etkisi ile yatağa düşmüştür. Biz de ona ‘Emmi, canın sağ ya, Allah daha büyük felaket göstermesin. Evi yine yaparız. Cana geleceğine mala gelsin. Üzülme!’ gibi teselli edici şeyler söylemekten başka bir şey yapamadık.

İki gün sonra, sağ olsunlar, Manavgat Belediyesi’nden iki dev kamyonla çok kuvvetli bir kepçe getirdiler. Kepçeci evin bütün taşlarını o kamyonlara yükleyip dere boyuna attırdı. Kısa sürede evin yerinde yeller esiyordu. Orada neredeyse süpürülmüş bir arsadan başka bir şey kalmadı. Vay be! İşte tekniğin gücü.

‘Böyle yaşlı kimseleri köy yerinde de olsa yalnız bırakmamak gerekir,’ diye düşünüyorum. Sanki Ahmetler’de yaşlılar evi var. Kim bakacak bunlara? Pantır Emmi bu yaştan sonra kendine uygun bir eş bulabilir mi? Belki bulabilir. İnşallah Aşçıoğlu’nun başına gelenler onun başına gelmez. Aşçıoğlu’nu fena çarpmış dolandırıcılar. Altın bileziklerini alıp yerine tunç bilezikler bırakan yabancı kadın ortadan kaybolmuş. Belki de adam o yüzden kahrından öldü. Bazı kişiler yalnızlığa daha az katlanabiliyorlar. Allah kimseyi yalnız bırakmasın. Pantır Emmi’nin derdi de yalnızlık. Ortada dolaşıp duruyor. Bereket sağlığı yerinde. Disiplinli yaşamayı elden bırakmıyor. Yaşına göre genç ve dinç görünüyor.

Onun etrafta gezip durması bana bir Nasrettin Hoca fıkrasını hatırlattı:

Adamın biri Hoca’ya: “Hocam, senin avrat çok geziyor!” demiş. Hoca adamın sözüne pek aldırış etmeden: “Sanmam,” demiş. Adam: “Neden?” diye sormuş. Hoca: “Öyle olsaydı bizim eve de uğrardı!” demiş.

“Yalnız adam gezmeyip de bütün gün evde ne yapacak?” diyebilirsiniz tabii. Siz de haklısınız.

Hani Ahmetlerlilerin çoğu Yörük ya, bunlar hiç durmazlar. Hep yoldadırlar. Bir bakmışsınız bütün aile birkaç keçinin veya koyunun peşinde orada burada dolaşıp duruyor.  Bazıları da köyde oyun salonu yok diye Manavgat’a pişti veya okey oynamaya gidip en az seksen dört kilometre yol yaparlar. Kahvehanelerde sinirlerini kaşıtıp gelirler. Orada oyunu kaybetmişlerse bir de eve gelip çocukları haşlarlar. Daha akıllı olan işsizler ise biraz para kazanmak için köyün ormanında ya da Akseki dağlarında ağaç kesip nakliyata hazır hale getirirler. Tabii Orman İşletmesi’nin izni ile.

Bir kısmı da arı kovanlarını kamyona yükleyip o dağ senin, bu dağ benim diyerek dağlarda bal aramaya giderler. Bizde çok arı besleme, ağaç kesme, odun yığma, kereste yükleme ve onları Konya’ya götürüp satma uzmanı var. Ala arı üretip de camekancılara satma adetini icat eden de Ahmetlerli Ali Varol’dur. Bu Ali Varol doğuştan mucittir. Ne yazık ki kimse onu elinden tutup da Edison gibi biri ile tanıştırmamıştır. Tam yerini bulamamış bir değer.

Bir kısmı da neredeyse tuvalete bile kamyonla gider. Köyün ortasında devamlı bir sürü kamyon vardır. Son zamanlarda çok sayıda binek arabası da görülüyor. Bunların içinde pahalı arazi arabaları bile var. Yepyeni cipler, pikaplar. Hemen her evin önünden odun kesme motorlarının sesi gelir. Cep telefonlarının, renkli televizyonların, uydu antenlerinin sayısını bilen yok. Yaylada bile güneş enerjisi ile elektrik üretiyorlarmış. Bir de köylüler dört tekerlekli motosiklete binme adeti geliştirmişler. Helal olsun! Ahmetler çalışıyor, kazanıyor, kalkınıyor, gelişiyor.

Bu olaylar bana sanayi devrimini geliştiren Protestanları hatırlatıyor. Hani başta Max Weber olmak üzere o çok çalışıp çok üretmeyi, çok kazanmayı ve iyi yaşamayı öğütleyen Protestanları. Her tarafta modern üzüm bağları, zeytin bahçeleri, sulama tesisleri. Kendisine bir el feneri hediye ettiğim yaşlı kadın bile “Niye bunun güneş enerjisi ile çalışanını getirmedin?” diye sitem etti. Ben güneş enerjisi ile çalışan el feneri olduğunu bilmiyordum. Çin teknolojisi köye benden önce varmış.

Köyde ilginç girişimleri ile herkesin takdirini kazanan bir öğretmen var. Daha önce hiçbir öğretmenin aklına gelmeyen hizmetlerin gerçekleşmesine vesile olmuş. Bana mezarlık yolunun da parke taşları ile döşenmesi gerektiğini söyledi. Ben de kendisine elimden gelen desteği esirgemeyeceğime dair söz verdim.

Cami hocası da köyde öğretmenle uyumlu bir şekilde çalışarak barış ve huzurun devam etmesine katkıda bulunuyor. Herkes kendisinden memnun.

Bütünüyle Ahmetler’in kalkınmış, huzurlu ve halkı mutlu bir köy olduğunu söyleyebilirim.

Ali Koç