You are here:
ALMANYA’DA YABANCI TÜRKİYE’DE ALMANCI PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 20 Mart 2013 20:18

Ali KOÇ

“Almanyalı, iki karpuz alıver!” dedi Orakçı, köy odasının çardağından seslenerek. Odanın hemen önünde Alavadalı Şaban kamyonunun kasasında karpuz satıyordu. O zaman Manavgat’ın karpuzları bütün Türkiye’de meşhurdu. Belki miktar olarak değil, fakat kalite olarak üstüne yoktu Manavgat karpuzlarının.

“Bunlar neden adımı söylemiyorlar da Almanyalı diyorlar?” diye düşündüm. Belki bu da bir ayrımcılık ifadesi. Orakçı bilmiyor mu benim bu köyden olduğumu?

İki büyük karpuz alıp odanın çardağına çıkardım. Sanıyordum ki karpuzları kesip beraber yiyeceğiz. Hiç de öyle olmadı. Orakçı karpuzları oradaki tapulama memurlarına hediye etti. Sonradan öğrendim, kendisi onların bilirkişisi, yol göstericisi imiş. Tapucular başlarını kaldırıp yüzüme bile bakmadılar. Karpuzları da görmezden geldiler. Sonra ne yaptıklarını bilmiyorum.

Derken zamanla tapusuz tarlaların, meraların, dağın, taşın tapusu çıktı. Ben kimseye kimin nereyi tapuladığı konusunda bir soru yöneltmedim. Tek beklediğim babamın veya annemin kendi analarından veya atalarından kalan yerlerinin doğru olarak yazılması idi.

Bu işler devam ederken babamın birçok yeri satıp parasını dolandırıcılara verdiği ortaya çıktı. Annemin çırpınması sayesinde hiç değilse içinde oturduğumuz ev satılmaktan kurtulmuştu. Evin tapusunu görmek istedim. Fakat tapu yoktu. Neredeyse dağdaki taşları bile birilerine tapulayan görevliler köyün kurucusu olan atalarımdan kalan asırlık evimizi yazmadan çekip gitmişlerdi. İçimden ‘Karpuzlar da bir işe yaramadı,’ diye düşündüm. ‘Bu işte birilerinin parmağı var ama kimin?’

Annemin ve babamın sağlığında tapuyu alamadık. Bir avukatın yardımı ile bir sürü masraf ettikten ve iki yıl uğraştıktan sonra nihayet tapuyu çıkarttırabildim. İnsan huylanıyor: Acaba bunlar ben Almanya’dayım diye mi bize bu kadar eziyet ettiler?

 “Manavgat esnafı bir Almancı gelse de soysak diye bekliyor” dedi bakkal Ahmet Yaman.

 “Manavgatlılar haydutluğa mı başladılar? Benim bildiğim Manavgatlılar böyle şeylerle uğraşmazlar.”

 “Öyle demek istemedim. Bu esnafın çoğu zaten Manavgatlı değil. Burada herkes birilerini kandırarak hemen zengin olmak istiyor. Siz Almancılara üç kuruşluk bir şeyi beş kuruşa satmak daha kolay oluyor.”

Anlaşılan biz gideli kasabamız Türkiye’nin her yerinden gelen vurguncular için bir cazibe merkezi haline gelmiş. “Manavgat rant yeri,” dedi sohbet ettiğim bir halıcı. Özellikle arsa alışverişinin iyi para getirdiğini söyledi. “Rant ne demek?” diye sormadım ona. Fakat ne demek istediğini anladım.

Zor zamanlarında yardım ettiğim birkaç kişi tarafından dolandırıldım. Bazıları da göz göre göre eşyamıza el koydular. Biri de benim evimi ipotek ettirerek bankadan borç para almış. Aylardır avukatımın yardımı ile bu beladan kurtulmaya çalışıyorum. Ödünç diye para alanlar aldıkları parayı bir türlü geri vermiyorlar. Acıdık, acıya uğradık. Selam verdik, başımıza belayı bulduk.

Antalya’da bir dolmuşçu:

 “Ağabey, Almanya’nın neresinde kalıyorsun?” dedi.

 “Almanya’da kaldığımı nereden bildin?” diye sordum.

 “Ağabey, sen parayı cüzdanından çıkarıp verdin. Buranın yerli halkı cüzdan kullanmaz. Antalyalılar parayı ceplerinden çıkarıp verirler. Yalnız Almanya’dan gelenler böyle cüzdan kullanırlar.”

Öğrenmenin yaşı yoktur derler ya, yeni bir şey daha öğrenmiş olduk.

Dolmuştan inince bir konfeksiyoncu dükkanına girdik.

Daha içeri girer girmez: “Almanya’nın neresinde kalıyorsunuz?” diye sordu dükkan sahibi.

 “Nereden bildin Almanya’da kaldığımızı?”

 “Dışardaki çocuğunuzun başında Sparkasse şapkası var,” dedi.

Biz Almanca konuşurlar diye çocukları içeri almamıştık. Bu tüccarlardan da bir şey saklanmıyor. Hepsi insan sarrafı. İnsanın yüzüne bakıp ruhunu okuyorlar.

Manavgat’ta Köprübaşı’ndaki paralı tuvaletin girişinde yerliler için 50 Kuruş, turistler için 50 Cent yazıyor. Yani turist çişini yapmak için yerli halkın ödediğinin iki misli para ödeyecek. Bu işi kahvehanelerde, dolmuşlarda, lokantalarda, pazar yerinde, sıradan dükkanlarda, daha doğrusu her yerde görebilirsiniz. Euro’yu (Avro’yu) Türk lirası ile eşit sayıyorlar hesap yaparken.

Yan masadaki turistlerden aynı su için benden aldığının iki katı kadar para alan kahveciye müdahale ettim:

 “Kardeşim, Almanlar Türküz diye mallarını bize iki katına satmıyorlar ki! Siz de yerli halktan ne alıyorsanız onlardan da aynı parayı alın. Onlar da müşteri!” dedim.

 “Onlar turist, onlarda çok para var!” dedi kahveci.

Almanya’dan gelen herkesi zengin sanıyorlar. Halbuki turistin zengini gelip onun kahvehanesine oturmaz bile. Ayrıca zengin diye müşteriyi dolandırmak mı lazım? Bu nasıl anlayış?

Bize de aynı gözle bakıyorlar. Öğrenci bursundan başka gelirim olmadığı ve uçak biletini zor alabildiğim dönemde bile bu böyle idi.

Bir akrabam benim için telefon ettiği taksiciye “Sana yağlı bir müşteri gönderiyorum” dedi. Belli ki beni kıskanıyordu Almanya’dayım diye. Halbuki gerçekte o benden daha çok para kazanıyordu. Böyle durumlarda ben hep Kurandaki Felak suresinin son ayetini hatırlarım ve ona göre kendime çekidüzen vermeye çalışırım. Bereket taksici akrabamla aynı şeyi düşünmüyordu. Benden normal ücretini aldı.

Ben alışverişte hep arkadaş ve akraba çevreme destek olmak isterim. Çoğu bu düşüncemi takdir eder. Fakat bazen içlerinden bu konuyu istismar edenler çıkabiliyor. Eh, Allah gönüllerine göre versin!

Burada bir entegrasyon, asimilasyon tartışması var yıllardır. Kimse anlamıyor bu entegrasyoncuların, asimilasyoncuların ne istediklerini. Nereden çıktı bu tartışma? Bu kavramları diline dolayanlara önce Semiya Şimşek’in kitabını okumalarını tavsiye ederim:  Schmerzliche Heimat (Acı Vatan), Rowohlt Yayınevi, Berlin 2013.

Ben Türkleri asimile etmek isteyen bir Almana rastlamadım. Bu konuyu abartmamak lazım. Entegrasyon meselesinde ise önemli bir anlaşmazlık olduğunu sanmıyorum. Sorun zamanla kendiliğinden çözülüyor.

Bu yazıyı tamamlamadan yeni bir kara haber daha geldi: “10 Mart 2013. Backnang’da büyük yangın. Sekiz ölü. Yedisi çocuk. Biri çocukların annesi. Hepsi Türk!”

Düşündürücü bir olay. Yine Türklerin evi yanıyor,  yine insanlar ölüyor, yine bir sürü soru akla geliyor. Nasıl oluyor da tek katlı bir evde yangın çıkınca birkaç dakika içerisinde sekiz kişi ölüyor?

Burada yabancı, Türkiye’de Almancı muamelesi görmekten çekinir olduk. Çok sayıda insanımız hiç değilse yabancılık duygusundan kurtulmak için kendi isteğiyle ülkemize geri döndü. Türkiye’de Almancı muamelesine katlanamayıp tekrar Almanya’ya geri gelenler de var. İki arada bir derede gidip geliyoruz işte.

Ali Koç