You are here:
BİZİM EZOP PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 11 Nisan 2013 00:40

Anadolu'da yaşamış nice hocalar var. "Anadolu insanı tarihinin her döneminde yetişmiş bilge kişilere sahip çıkmalı ve onlardan yararlanmalıdır."

Ali KOÇ

Elli beş yıl önce Ahmetler İlkokulu’nun Dilbilgisi kitabında Dil Kızartması diye bir hikâye okumuştum. Orada Ezop zengin bir Yunanlının kölesi olarak anlatılıyordu. Ezop’un efendisi: “Bugün evime çok sevdiğim bir arkadaşım gelecek. Ona bildiğin en iyi yemeği pişir!” der. Ezop dil kızartması yapıp sofraya getirir. Ezop’un efendisi yemeği çok beğenir ve misafir gittikten sonra ona sorar: “Nereden aklına geldi arkadaşıma dil kızartması ikram etmek?”

Ezop: “Efendim, insanlar dil ile konuşurlar, anlaşırlar. Şairler şiirlerini dil ile yazarlar. Türküler dil ile söylenir. Güzel sözler dil ile ifade edilir. Dilden iyi ne var?” der.

Bir süre sonra eve efendinin sevmediği bir misafir gelir. Efendisi Ezop’a: “Bu adama en kötü yemeği yap!” diye buyurur. Ezop yine dil kızartması yapar, getirir. Misafir gittikten sonra efendi: “Geçen hafta en iyi yemeği yap dedim, dil kızartması getirdin. Bu hafta en kötü yemeği yap dedim, yine dil kızartması getirdin. Bunun sebebi ne?” diye sorar.

Ezop: “Efendim bütün hakaretler, küfürler, dedikodular hep dil ile yapılıyor. Dilden kötü ne var?” diye cevap verir.

Görünüşte hikâye burada bitiyor. Fakat gerçekte hikâye hiç bitmiyor. Şimdi de iyi ile kötünün ne olduklarını tartışıp duruyoruz. Ezop’un açıklamasının arkasında Görecelik Felsefesi yatıyor. İyinin de kötünün de ölçüsü insanın değerlendirmesidir. Kime göre iyi, kime göre kötü?

Ezop küçük hikâyelerle felsefeyi sıradan insanların anlayabileceği hale getirmiştir. Onun için bugün bile her ülkede herkes onu okuyor, onu anlatıyor.

Ezop’un M. Ö. 620 yılında Anadolu’da (Frigya’da) doğup M. Ö. 560 yılında Yunanistan’da öldüğüne inanılıyor. Bu tarihler kesin olmayabilir. Genel kanı kendisinin M. Ö. altıncı yüzyılda yaşadığı ve eski Yunan kültür çevrelerinde etkili olduğu şeklinde. Bazı yazarlar onun bir şair olduğunu, bazıları da Xanthos’un kölesi iken serbest bırakıldığını yazıyorlar. Herodot (M. Ö. 485 – 425), Platon (M. Ö. 427 – 347), Aristoteles (M. Ö. 384 – 322) gibi eski çağın en tanınmış bilginleri bile Ezop’un adını zikrediyorlar. Demek ki çok tanınmış ve sevilen bir kişi idi.

Fabl tarzı hikâyeleri ilk defa Ezop’un başlattığı ya da yazıya geçirdiği söyleniyor.

Hakkında yazılanlar Hintli Beydeba’nın, Fransız Jean de La Fontaine’in hayat hikâyeleri ile karışıyor. Hatta onu Lokman Hekim’le, Nasrettin Hoca ile karşılaştıranlar var. Aradaki fark Ezop hikâyelerinin kendisi tarafından yazıldığına inanılması. Nasrettin Hoca fıkraları ise hep başkaları tarafından yazılmış.

Ezop’un üç yüz civarında hikâye yayınladığı, diğer hikâyelerin sonradan başkaları tarafından eklendiği söyleniyor. İster Ezop’un kendisi tarafından yazılmış olsun, ister izleyicileri tarafından eklenmiş olsun, fabl denilen bu hikâyeler yüzyıllarca çocuk eğitimi için her yerde ders konusu yapılmıştır. Ben Ezop hikâyelerinin yetişkinler için de önemli okuma ve anlatım aracı olduğunu düşünüyorum.

Türkçede de Ezop hikâyeleri okunuyor. Ahmetlerli çocukların elinde gördüğüm kitaplarda hikâyelerin hepsi yoktu. Fakat onların hoşuna gidecek iyi bir seçim yapılmıştı.

Ezop hakkında anlatılan hayat hikâyelerinde kendisinin çirkin bir adam olduğu ima ediliyor. Sanki gören varmış gibi. Bu yüzden de uydurma resimler yapıp internete bile koymuşlar. Aynı resimleri Till Eulenspiegel ve benzeri mizah kahramanları için de kullanıyorlar.

Ezop serbest kaldıktan sonra Frigya’ya dönmüş ve Kral Karun’un (M. Ö. 560 - 547) sarayında diplomat olarak görev almış. Karun ona o kadar güvenmiş ki kendisini büyükelçi olarak komşu ülkelere göndermiş. Böyle bir diplomatik gezi sırasında Delfi tapınağına da uğramış. Maalesef orada onu kıskanan rahiplerin hışmına uğramış ve öldürülmüş.

Ezop’un hayatı romanlara, hikâyelere, şarkılara, film senaryolarına konu olmuş. Birçok çizgi filmi onun hikâyelerinden esinlenerek hazırlanmış. Bunların en meşhuru Ağustos Böceği ile Karınca hikâyesidir. Bu hikâyeyi daha sonra izleyicisi olan Jean de La Fontaine (1621 – 1695) meşhur etmişti. Bizdeki Yalancı Çoban şarkısı da onun bir hikâyesinden alınmıştır. Yazının aslında kurt çobanı değil, koyunları yemiş olarak anlatılıyor. (... Fakat kimse gitmemiş; Koyunları kurt yemiş.)

Benim elimde biri Almanca biri İngilizce iki Ezop kitabı var. Almanca yazılan kitap İngilizceden çevrilmiş. İngilizceye yapılan tercümenin ise doğrudan Yunancadan değil de Latinceden yapıldığını sanıyorum. Çünkü bu kitapta geçen terimler Roma İmparatorluğu döneminin kelimeleri. Özellikle Tanrı ile konuşma şeklinde anlatılan hikâyeler Roma devrinin kültürünü yansıtıyor. Romalılar hikâyelerin aslını çok önceden Latinceye çevirmiş olmalılar. Bu hikâyelerin ilk defa M. Ö. 564 yılında Yunanca olarak kitap haline getirildiği tahmin ediliyor.

Ezop’un iki bin altı yüz yıl önce yaşadığını bilmesek yazılarına bakıp hâlâ hayatta olduğunu düşünebilirdik. Konular şimdi de öylesine güncel.

Bu vesile ile birkaç hikâyesinden söz edelim:

Kendisini kovalayan avcıdan kurtulmak için bir ine giren geyik, inde bulunan aslanın pençesine düşer. Tabii aslan onu yakalayıp öldürür ve yer. (Kadercilik anlayışı mı? Ya da ölümlerden ölüm beğen mi demek gerekir?)

Bütün servetini satıp parasını altına çeviren bir adam altınları külçe haline getirip bahçesindeki ağacın dibine gömer. Altının yerinde olup olmadığına bakmak için de her gün ağacın yanına gider, bakar. Bu durumu izleyen bir hırsız gece altın külçesini oradan çıkarıp götürür. Adam işin farkına varınca ağacın dibinde dövünmeye başlar. Bunu gören komşusu: “Ne tepinip duruyorsun orada? Altın külçesi toprağın altında zaten bir işe yaramıyordu. Şimdi hiç değilse ihtiyacı olan birinin işine yarıyor. Toprağın altına bir tuğla gömsen de olur. Her gün gelip tuğlanın yerinde olup olmadığına bakabilirsin. Gömüdeki altının oradaki tuğladan ne farkı var? ” der. (Ezop’un o çağdaki ekonomi anlayışı.)

Bir cimri ile bir kıskanç Tanrı’ya dua edip istekte bulunurlar. Tanrı onlara der ki: “Biriniz ne isterse öteki iki misli alacak. Ona göre düşünün!” Cimri hemen büyük bir servet ister ve isteği gerçekleşir. Bu arada kıskanç iki misli servet sahibi olur. Sıra kıskanç olana gelince o: “Bir gözümü çıkar,” der Tanrı’ya. Komşusunun iki gözü olmasını çekemez. (Hasetlik olayının açıklanması.)

Bu hikâye bana Musa’ya isnat edilen eşek siparişi hikâyesini (M. Ö. 1225) hatırlattı. Bir komşusu Haz. Musa’ya: “Sen Tanrı’dan ricada bulun da bana bir eşek versin,” der. Musa komşusunun ricasını Tanrı’ya arzeder. Tanrı komşunun kıskanç bir kişi olduğunu bildiğinden der ki: “Sen ona söyle, öteki komşunun eşeğinin gunnamasını (yavrulamasını) istesin. O zaman ben ona da bir eşek gönderirim.” Kıskanç adam bu şartı duyunca eşek istemekten vazgeçer. Çünkü komşusunun iki eşeği olmasını çekemez. (Aşırı kıskançlık duygusu kişinin kendine de zarar verir.)

Sivrisineğin biri ormanda aslana kafa tutar, kavga etmek ister. Aslan önce sivrisineği küçümser. Fakat sivrisinek onu tam burnunun içinden ısırır. Aslan sivrisineği öldüreyim derken pençesiyle kendi burnunu yaralar. Sivisinekle baş edemeyeceğini anlayınca da oradan uzaklaşır. Sivrisinek aslanı kaçırabildiği için öyle gururlanır ki arkasındaki örümcek ağına dikkat etmez ve o ağa takılır. Örümcek onu yakalayıp yer. (Kibir felakete yol açar.)

Anadolu insanı tarihinin her döneminde yetişmiş bilge kişilere sahip çıkmalı ve onlardan yararlanmalıdır. Türkiye tarihi dün başlamadı. Bu kültür zenginliğinin bir de öncesi var. Ezop bu zenginliğe büyük katkısı olan önemli bir hocadır. Değeri bilinmeli.

Ali Koç