You are here:
ALİ BANKER PDF Yazdır E-posta
Pazar, 18 Ağustos 2013 10:21

Ali Banker / yaşam bazen ağır gelir tenimize

Huriye HEARN

Beni burada arama anne

Kapıda adımı sorma

Saçlarına yıldız düşmüş

Koparma anne

Ağlama

Nevzat Çelik /Şafak Türküsü

Antalya Kaleiçindeki Akdeniz’in küçücük sevimli limanınına tepeden bakan kırmızı toraklı parkta bana eşlik eden Dan Bronw’nun “Cehennem” adlı kitabının sayfalarında kaybolmadan önce, ufuktaki mavi çizgide bakışlarım bir lahza kayboluyor. Yaz mevsiminde çekilmez asi bir sevgili gibi sevdiklerine zulüm gibi gelen bu şehrin sıcaklığını birazcık da olsa geçmişe yapacağım yolculukla serinletecektim az sonra.

Sırtım şehre küs, yüzüm Kaleiçi’nin minik limanının lacivert sularının dalgalarında boy veriyor, birden arkadam bir el omuzuma dokunarak dost bir merhabayla denizle olan çilveleşmemi bozuyor.  Ne kadar uzun bir süredir onu görmediğimi göz kenarlarındaki kırışıkları fark edince anlıyorum. En son Süleyman Demirel Üniversitesi’nde öğrenci olduğum yıllardı onu hatıralarımda tutan şey.

Aradan geçen zaman ondan çok şeyler almış görünse de, belli ki  farklı deneyimler yeni mutluluklar da hediye etmişti ona.

Sanki daha sakin bir yüz hali hakimdi bakışlarında, ama yine de fırtınalı bir denizin kıyıya çarpa çarpa bıraktığı balıkçı teknesinin yorgun kaptanı gibi duruyordu karşımda.

Kısacık boyuyla, yanmış elmacık kemikleri ve neredeyse görülemeyecek kadar ince ve içine gömülmüş durmadan gülümseyen gözleriyle sitemkar bakışlarla süslediği duruşuna şu cümleler eşlik ediyordu.

“Beni hazırlıksız yakaladın, burada olmamalıydı başka bir yerde olmalıydı, mesela Yukarı Dere’de, ya da Serken’de…”

“Yanımda Ayhan ve Cengiz de olmalıydı” diye devam etti. “Hem ben öyle birden açılamam ki, küçük bir mangal ve bana eşlik eden bir duble rakının kokusu da eklenmeliydi anılarıma.”

“Dilimi çözecek üç şey yok, çok şey var, onlarsız olmaz Ayhan, Cengiz ve takımı.”

Küçük ikna turlarının ardından biraz yumuşuyor.  Ayhan ve Cengiz’in onun hayatında ne kadar önemli bir yer tuttuğuna çocukken hep şahit olmuşumdur.

OnlarAlexandre Dumas’ın ‘Üç Silahşörleri’ gibiydiler. Uzun yıllar kader birliği eden bu üçlüyü hala efsane olan yaşanmışlıkları bir araya getirsede onlar gönülden görünmez bir iple bağlıydılar ve ben bu bağın bir siciminin incecik tellerine tutunarak geçmişine yolculuk yapacaktım.

Pek çoğumuz onun hayat çizgisine şahit olmşuzdur ama acılarına dokunma cesareti bulamamışızdır. Feleğin çemberinden defalarca geçen bir insanın hayat hikayesini kelimeler ne kadar ifade edebilir bilinmez ama onun hikayesi bir dram ve komedinin dostça birleştiği bir öyküdür.

Onu biraz sıkıştırdığımı fark ettiğimde, göz kenarlarındaki çizgilerin derinliği artmış, gözlerindeki ışıltılar uzaklarda bir yerlerde kah yanan kah sönen bir deniz feneri gibi umulmadık bir yolculuğa çıkarmıştı.

Turkuazla el ele olan Akdeniz’in arada bir lütufta bulunarak hediye ettiği serin meltemin rahatlatan kokusuna, içilen buzlu maden sularımızda eşlik ediyordu bu söyleşiye.

Çocukluğuna, daha yeni bebecikken yaşadığı yıllarına dönüyor; biraz üzgün, biraz ürkek, birazda kırılgan cümlelerle başlasa da kelimelerin dili çözüldükçe o anlatıyor anılar yarış halinde sırada bekliyordu ağzından dökülmek için.

Sene bin dokuz yüz altmış üç, Ahmetler Yaylası’nda Pantır Mustafa’nın büyük kızı Ümmüşen pek yüce bir şerefli günü selamlar. Aylardır beklediği torunu ellerinde doğmuştur. Küçücük, karacık,  gözleri açılmamış bir oğlancık vermiştir Allah ona. Duaları kabul olmuştur gök semada. Dedesi Deli Ali’nin destansı hayat öyküsüyle süslenen çocukluk anıları canlanır birden ela gözlerinde Ümmüşen’in.

Babasına sözü vardır, Allah ona bir oğlancık verirse ona, o da dedesi Deli Ali’nin adını koyacaktır torununa beşibirlik niyetine. Dedesi gibi deli olsun, cesur olsun, cengaver olsun ki obayı korusun, sürüye güç katsın, yörük kızları ah geçirsin içlerinden gördükçe torunun çehresini. Bu konuda çok isteklidir, cesurluğunun ve hayatta kalabilmenin sırrı yoktur ama eski bir geleneği canlandır Ümmüşen. Gelini ay parçası Hatice’nin ilk göz ağrısını on yedi gün evinin önündeki dedesi Deli Ali’den geriye kalan  iyi cins çoban köpeğinin sütüyle emzirir. On yedi günün kendince uğuruna inanır. 

Ümmüşen’nin bu torunu sanki biraz daha özeldir, biraz daha canından bir parçadır, biraz daha baba obasının kokusu vardır teninde ufacık oğlanın. Tuzlarken torununu gururla kabarır göğsü, belerken şimşirden beşiğe ufacık Ali’yi. Ümmüşen’in o yıllarda neyi görebildiğini elbette bilmek zor ama torununun çok çetin bir hayata merhaba diyeceği sanki içine doğmuştu da o da kendince önlemler alıyordu. Kader günlerin aydınlığına inatla örer ağını.

Ümmüşen sabırla ilmik ilmik dokur küçük oğlanın kalbine hayatta tek başına kalabilmenin serüvenini. Bildiği bütün duaları belletir, mezar yerlerine, ören yerlerine götürür torununu ölümden kormaması için mezarlıkta yatmasını öğütler. Mezarlığın en güvenli mekan olduğunu, başına bir  iş gelirse mezarlığa sığınması gerektiğini anlatır küçük torununa. Korku nedir bilmeden hayata karşı çeliklenerek merhaba der karayağız çocuk. Belki de kaderi kara gecelere gebedir bu küçük çocuğunun ve ilahi güç Ümmüşen’i görevlendirmiştir ve onu hazırlıyordur bilmeden de olsa çetin bir kavgaya.

Ebesiyle mutlu mesut yaşarken, oğlakların ardından koşup, koçlara at gibi binerken çok mutludur küçük çocuk. Herkes tarafından hoppalak edilerek havalara atılır, hebiçlenerek yayların tepelerinde soğuk rüzgarlarla uyutulur. Ballı içeceklerle, kokulu çöreklerle beslenir sevgiyle sarılıp sarmalanır yaylanın düzlüğünde. Ama Akdağ’ın parlak güneşinin sisler arasında sıkışıp kaldığı zamanlarda olur.

Aradan geçen bir kaç yıl beraberinde karabasanlar getirir Küçük Ali’nin minicik taştan yuvasına. Annesi Hatice’yle babası Kara Musa’nın arasındaki mesafeler onu ebesinin eşiğine bırakır birkaç yıl sonra. Küçük Ali annesinden ve babasından uzak ama dedesinin ebesinin sıcacık güvenden duvarlarla örülmüş sevgiden köşkünde yaşamaya başlar.

Afacan bir oğlandır, biraz da yerinde duramayan bu ufacık  tefecik çocuğun gönüllü vasisi olmak isteyelerde olur. Birkaç haftalığına halalarından birisi onu evlatlık edinir ama o öyle hareketli ve  enerji doludur ki onunla baş edemezler ve geriye ebesinin dingin kollarının arasına bırakırlar...

Kısa bir deneyimden sonra Ümmüşen ebesi ve Muku dedesinin küçük taştan evinin sevgi dolu koridorlarına geri dönen çocuk çok mutludur, ama içindeki burukluk gitgide büyüyen bir dalga misali onu bilinç altında büyük bir yalnızlığa iter. Bu yalnızlık onun  ömür boyu yanında kader ve çizgisinde yaşanmışlığıyla yan yana olacaktır artık.

Ali’nin Anne ve babasının arasındaki mesafeler açılmaktatır, zar zor gördüğü babası onu ve kardeşlerini bırakıp ta uzaklara gitmek için karar alır, bu yeni adresin adı Acı Vatan Almanya’dır. Babasına boşuna Deli Musa dememişler, o da otursaydıya bir yörük obasının taştan duvarlarında sevgiyle nakış tutan eşiyle. İzlesey diye çocuklarının oğlaklarla olan güreşini. Nesi vardı ki asi olacak da bırakıp gidecekti körpecik yavrularını gurbet ellere.

Deli Musa Almanya’ya giderken elbette yalnız gitmez, yanına komşu köyden gencecik bir kızı da alır ve yollara düşer. O dönemlerde Alamancı köylüleri de çoktur Musa’nın acı vatanda. Genç kızla gurbette yeni yuva kurar, üç çocuklu yuvasının kapılarını ardına dek açık bırakarak. Bu kapıdan artık soğuk fırtınalar, sele dönüşen göz yaşları ve sonsuza dek süren acılar bırakılır eşiğine.  Babası Almanya’ya giderken Ali’yi de istemiştir. Kendince Ali ona hem arkadaşlık edecek hem de yeni cici annesinin yanında bir koruyucu kalkan olacaktır.

On bir yaşında Almanya’ya giden Ali’nin kafasında oluşan düşünceler bunlardır. Zorlanır zorlanmasına ama alışır başka bir yaşamda başka birisi olmaya. Fakat delice bir özlem duyar annesinin kokusuna Ümmüşen ebesinin kocaman sevgi dolu dokunuşlarına. Hasret yakar kavurur içini.

Dönsede bir su içse Hatce’nin Suyu'ndan buz gibi ya da Biladancık’tan bir çingil üzüm koparsa biter mi bu hasretlik dersiniz.

Çocuk kalbiyle edilen dualar mavi gökte kabul görürmüş. Onunkileri de kabul etmişler. Bir sabah gözünü açtığında, anasının yaşlı gözlerindeki acıları siler, bütün vücudunu ebesinin sevgiden kokusu kaplar. Bu güzelliklerin yanında tuhaf bir şekilde gari hisseder kendini. Giderken bıraktığı kocaman köyü küçülmüş, evleri, cıbaları  nedensiz bir şekilde farklı gelmiştir ona. Sığamaz köyün minicik sokaklarına, daralır içi bir şey olmuştur ona ve o bu değişimi adlandıramaz içinde.

Hızır çabukluğuyla uzaklaşır köyden, Manavgat belki de Almanya ile Köyü arasında bir köprü olacaktır hayatının düzenlenmesinde. Neden giderken bıraktığı masum çocukluğu ve ona sonsuz bir mutluluk veren köyü yok olmuştu!  İçinde git gide büyüyen bir çelişki ve yaşamı sorgulayan sorular yumak yumak olup düğüm düğüm gelmişti önüne. Bütün bu hissettiklerinin bir çözümü olacak mıydı dersiniz?

Bu yaşama dair çelişki bu sorgulayış da neyin nesiydi acaba.? Hangi yaşam tarzına ait idi kendisi, hangisi elinden tutacaktı onu, yada hangisini fırlatıp atacaktı sokaklarından yaşadığı hayatın. Ya sadece mutluluğu tattığı minicik dağ köyünün sokaklarına ne olmuştu, neden onu besleyemiyordu artık, bu ikircikli sorular ve altından kalkılanamayan yaşam nasıl oldu da onun boynuna asılmıştı birden yaşama ağrısı olarak.

Sorgulamalar, içsel çatışmalar, üç farklı yaşam kültürüne şahit olunan hayatın derin sularında kendisini hiç birine ait hissedememe duygusundan nasıl kurtulurnurdu?  Bir sihirli etki mi olmalıydı, kim onun elinden tutcaktı kim kim kim...

Hayata tanıklığında üç ayrı kültürün ona hediyesi  sadece tuhaf bir yabancılaşma hissiydi. Bunu ne tanımlayabiliyor ne de buna bir çare bulabiliyordu. Almanya’da çok ta mutlu geçmeyen acı tecrübesine şimdi de Manvagat’ın sokaklarının sıtmalı endişesi eklenecektir. Bocalama döneminden geçtiğini anladığında kendisini tek teselli eden Yaşar Kemal’in kitaplarıdır. İnce Memed onun kahramanı olmuş, onu içinde bulunduğu psikolojik çıkmazdan uzaklaştırmıştır. Fakir Baykurt’un kahramanlarını kıskandıracak derecede dramatik ama bi o kadarda komik olayların başrol oyuncusu olacağını kendisi bile anlayazmazdı elinden bırakmadığı kitapları okurken. Köydeki yarım kalmış hayatını Ayhan’ın temiz dostluğu ve Cengiz’in  cömertliğinde bulur.

Aradan geçen zamanın acı yaralarını daha sonra hayatına ekleyeceği Ak İbo, Mustafa Varol, Emin Demir ile  saracaktır. Köyünün fakirliğine ortak olur, bizzat onu yaşar bu konudaki tek yoldaşı her zamanki gibi Ayhan’dır.Ayhan’la pamuk tarlalarında soğuk balçıklı çizilerde pamuk toplar, defne keser, daha da ileri giderek bir Alimünyum fabrikası bile kurarlar. Bütün amacı biraz daha iyi şartlarda yaşamak, yarının hesabını yapmadan yaşacabileceği bir onurlu bir yaşam mücadelesidir onunkisi. O, onur peşinde koştukça kader ona olan hıncını artırmış ve onu yerden yere vurmuştur adeta.

Dağılan bir ailenin öksüz bir üyesi olmak onun yüreğini incitmiş, gönlünün yaşam ağaçını elinden almıştır hoyrat felek.

 Acılar asılmış boynuna kolye diye, yapabileceği çok şey yoktur aslında.  Her şey üst üste gelmiş dayanılmaz acılarla sınanmıştır bedeni ve ruhu.

Canından çok sevdiği küçük kardeşi Hüseyin’e ne olmuştu öyle, beyaz teni solmuş, pembe yanağına safran çalınmıştı. Daha ne kadar gençti, oysa o arkadaşları gibi okuyacak belkide köyüne öğretmen olacaktı ya da bir ormancı olacaktı kekliklerin ötüşünde orman bekleyen sevgiyle. Bu kahreden yatağa bağlı çaresizlik nerden bulmuştu Hüseyi’ni bilemiyordu, üzülüyordu, kendisini anlatamıyor acılarını kahkahalarının ardına gizleyimeyi seçiyor ve geceleri içerek acısını unutmak istiyor aynı zamanda da umud besliyordu yarının güzel günler hediye edeceğine.

Kardeşini böbrek kanserinden kaybeden Ali’yi hayata bağlayan hiç bir şey yoktur artık, bölünmüş bir aile, bağrı yanık bir anne, gencecik torağa verilen bir kardeş ve acılarla savrulmuş bir yaşamın  avuçlarındaydı o artık.

Bir kaç yıl içkiyle dost olan Ali Banker’i arkadaşları yalnız bırakmazlar. O günlerde dostluk elini ve büyüklüğünü gösteren Emin Demir onun yaralarını sarmaya çalışmış her ihtiyacı olduğunda yanında olmuştur. Ayhan ve Cengiz bile onun kalbindeki derin acıya çare olamamıştır.

Uzun bir süre.

Kendini tüm dünyaya kapattığı matbaasında gündüzleri kelimelerle dost  olmuş geceleri de içkiyle. Nasıl olduysa geçmişte yaşadığı şeykerden birisi hayatını değiştiriverecektir. Bu mucizevibir şansdır onun için.

 Manavgat Belediyesine Halkla İlişkiler Bölümüne Almanca bilen bir elaman alınacaktır. Ali Banker istenilen kriterlere tamı tamına uymaktadır. Acı vatan Almanya onu bu sefer mutlu mu edecektir ne! Bilinmez elbette.

Yirmi sekiz yaşında devlet memuru olur ve güler kendine, “millet emekli olacak biz yeni memur olduk”diyerek alaylı bakacaktır yeni kariyerine her zaman gülümseyerek.

Aslında onun istediği ne memurluktur ne de amirlik o verilebilseydi  eğer çocukluğundaki yuvasını, kardeşini ve mutlu yüzle gülen annesini isterdi yanıbaşında. Belki o zaman bu kadar sıkı dost ta olmazdı içkiyle, acılarını içkiyinin arkadaşlığıyla her gece yaşamazdı, her gün kalbinin örselendğini feleğin ona nasıl da haksızlık ettiğini hatırlamazdı belkide.

Manavgattaki bir kaç yıllık memurluk hayatından sonra işinin ismi değiştiritilir ve Antalaya Belediyesi’nde İtfaiyeci olarak memuriyet hayatına devam eder. Bu değişiklik ne ona sorulmuştur ne de onun bilgisi dahilindedir. Bu zamansız ve beklenmedik değişiklik onu çok incitmiş ve en çok sevdiği arkadaşlarından ayırmıştır. Artık her Pazartesi Cengiz ve Ayhan’la okey oynamayacak, Emin’in evinde oturup türkü söylemeyecek Ahmetler’e çıkıp Kapuz’da Ayhan’la balık avlayamayacaktır. Uzak değildir elbet gideceği yer ama bu bir sürgündür ve sürgün acısı yer bitirir onu.

Antalyaya hiç alışamamıştır Antalya’nın kendisi için bir ‘tutsaklık’ olduğunu sık sık söylüyor. O, Antalaya’da tutsak bir forsa gibi hissedecektir kendini. Bu şehir ona acılarını hafifleten armağanlarda sunmuştur aslında.

Yaşıtlarının çocukları askerlik çağına gelince Meral adlı bir Kayserili bayanla evlenir. Bu evlilik Ali Banker’e dünyanın en değerli hediyesi olan kıymetlisi Ekinsu’yu kızını armağan eder yorgun dünyasına. Şimdiler de kızı ve eşiyle mutlu bir yuvanın içinde huzurlu yaşayan Ali Banker Ahmetlerin en renkli simalarından birisidir. Onun Cengiz Koç ve Ayhan Demir ile olan maceralarını büyük küçük herkesten duyabilrsiniz. Her seferinde dinlemekten bıkmayacağınız bu yaşanmışlıklar Ahmetler’in anılar defterinde çoktan yerini aldı bile. Yolunuz Ahmetlere düşerse Ayhan Hoca’dan mutalaka bir tanesini dinlemenizi öneririz. Geçmişe gülerek bakmak geleceğe olan umutlarımızı çoğaltacaktır diye düşünüyorum. Acının içinde bile hayata kutsal bir değer katan bakış açımız olduğunu hatırlatarak Ali Banker’e acısız ve sevgi dolu bir yaşam diliyoruz kızı Ekinsu ve eşi Meral Hanımla birlikte. Umarım bir gün kapını araladığında yüreğindeki acılarda aralanır Banker.

Ali Baker için çok önemli olan birkaç ismin ne anlama geldiğini sorduğumda çok da şaşırmadığımı fark ettim. Bu isimlerdeki çağrışımlar şunlardı.

Ayhan: Dağlar ve özgürlük

Cengiz: Okey

Manavgat: Özgürlük

Antalya: Tutsaklık