You are here:
KÜÇÜK BİR KÖYDE YEŞEREN YÜKSEK BİLİNÇ PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 17 Ekim 2013 21:17

“Son ağaç kesildiğinde, son nehir kuruduğunda, son balık öldüğünde; beyaz adam; paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.” Kızılderili atasözü.

Huriye HEARN

Son zamanlarda gerek sosyal medyada gerekse ulusal ve yerel basında olsun HES’le olan mücadelemizden ve kararlılığımızdan sıkça bahsedilir oldu. Toroslar’ın tepesinde kendi halleriyle ve doğayla yüzyıllardır barışık yaşayan köylülerimizin haklı ve acı çıklıklarını insanlar duymaya başladı. Ben de uzaklardaki Ahmetlerli olarak olan biteni medyadan takip edebiliyorum; arada sırada da sevgili Özgür’ü arayıp sıcağı sıcağına bilgiler alıyorum.

En son okuduğum haberlerden birinde Ahmetler Kanyonu’nun Milli Park ilan edilmesi yönünde CHP milletvekili Sayın Gürkut Acar’ın gazetecilere verdiği demeçti. Bu haberi okuduğumda ben de herkes gibi çok etkilendim ve duygulanıp sevindim. Böylesi güzel bir haber benim yıllar önce yaşadığım bir olayı hatırlamama vesile oldu.

Biz Ahmetler Kanyonu’nu asırlardır koruyoruz, bunun ne bir eğitimini aldık ne de birileri bize bu konuda direktif verdi. Sanırım bu koruma içgüdüsü biz yörüklerin doğayla iç içe olan yaşama biçimlerinin çevreye olan duyarlılığı olarak algılanmasıydı.

Kanyon hepinizin bildiği gibi diğer köylerin de yaşam alanı içerisinde ve diğer topraklara da can suyu veriyor. Gerek doğal bitki örtüsüyle gerekse bu doğal çatının içinde barınan yaban hayat için bu can suyunun önemini anlatabilmek için biraz göbeğimizi çatlaksak da içimizdeki insanların duyarlılığı bazen benim gözlerimi yaşartıyor.

Batılı insanların doğaya olan duyarlıkları ve ona nasıl davrandıklarını Avrupa’daki seyahatlerim sırasında şahit olmuş ve çok etkilenmişimdir. Böyle bir bilince ulaşma sürelerinin uzunluğu nedir bilmiyorum ama en ufak bir temiz su kaynağının bile altın değerinde olup yasalarla korunduğuna tanıklık etmem sadece onlara gıpta etmemi ve saygı duymamı sağlamıştı.

İngiltere’den döndüğüm yıllardı. Oradaki doğayla iç içe yaşamdan etkilenmiştim ve insanların doğayla aralarındaki uyuma da hayran kalmıştım. İnsanlar kurallara zorunlu bir otoritenin baskısından dolayı uymuyorlardı, onlar bunu kendileri için ya da çocuklarının geleceği için yapıyorlardı bunu. Onların başında onları hergün denetleyen bir bekçi ya da polis de yoktu; sadece üst seviyelere erişmiş vijdani sorumlulukları yasalar üstü inançları vardı.

Yukarıda anlatmaya çalıştığım olayla ilgili bir anımda ise yaşacaklarım beni daha da hayrete düşürecekti. Yabancı bir ülkede yaşamama rağmen kısa sürede yeni dostluklar ve arkadaşlık edinmem sanırım Akdenizin bana verdiği bir özellikti. Güzel dostlarımdan bir İskoç aile olan Linda ve George’un davetlisi olarak akşam yemeğine gitmiştik. Yemekte şu her İngiliz pup’ının  duvarında asılı olan ‘trout’ yani ‘alabalık’ sofranın ana mönüsü idi. Linda’nın hazırladığı muhteşem İngiliz sofrasına George’un balıkçı fıkraları eşlik etmekteydi. Yemek Masasında özenle ve değişik soslarla hazırlanmış dört adet alabalık vardı sadece. Ben bir ara; “George sanırım bu gün senin şansın iyi değildi, bak sana sadece dört adet balık yakalayabilmişsin” dedim gülümseyerek. George ise elindeki beyaz şarabından bir yudum içti ve bana sempatiyle bakarak  “Aslında dörtten fazla yakaladım ama yakaladıklarımı yeniden nehre bıraktım, çünkü her gidişimde sadece eve dört balık getirebiliyorum. Nehirdeki balık populasyonun dengede kalması için bizlerin bu kurala uyması gerekiyor” dedi. George’a kendisinin her hangi bir görevli tarafından kontrol edilip edilmediğini sorduğumda ise George kahkahayla cevabını süsledi ve “Bizlerin bekçileri vijdanlarımız” dedi.

George’un doğayla olan yakınlığı ve ona gösterdiği özeni ülkedeki bütün insanların yaptığını düşünerek çok etkilenmiştim. Yemekte “Böyle görüntülere ben de kendi ülkemde şahit olabilir miyim” diye içimden geçirmiştim.

Bir kaç yıl sonra Türkiye’ye döndüğümde kendi köyümde ve kendi ailemden birisinin benzer bir tablo ile karşılaştığını gördüm ve izlemeye başladım. Manavgat’tan yeğenlerimle birlikte köye seyahatimiz sırasında Köprüayağı’nda durduk ve serinlemek için Kanyon’un içine doğru ilerlemeye başladık. Bu sırada yeğenlerimden bir tanesi, ileride sesler duyduğunu ve gidip kontrol edeceğini söyledi. Yüzerek yukarı doğru ilerleyen yeğenimin yüksek sesle birisiyle tartıştığını ve onu Kanyondan kovduğunu duydum. Ona niçin böyle davrandığını sorduğumda ise;

“Halacağım bu kişiler filanca köyden, buraya balık avlamaya gelmişler ve göbete dinamit atmışlar bütün balıkları öldürmüşler ve yavru balıklar param parça olmuş böyle bir şeye nasıl cüret ederler. Böyle giderse burada balık nesli tükenecek” dedi.

Oltayla avlansınlar ama böyle katliam yaparak avlanmasınlar” deyip onlara kendi yöresel diliyle kızdı. Yeğenimin bu bilince ulaşmış olması beni öyle mutlu etmişti ki anlatamam. O gün balıkları dinamitle katledenleri kanyondan uzaklaştıran ve doğal hayatın korunması konusunda onlara bilgi veren yeğenim Murat bir kaç gün önce HES mücadelesinde yaralanan abimin şu anda askerliğini yapan oğluydu. O gün şunu anladım, bizim köyümüzdeki insanlar Avrupadaki hemcinsleri kadar bilinçliydiler, bu bilinç ve duruş onlarda olduğu müddetçe bu Kanyon kurumaz ve kurutulmasına da izin verilemezdi.

Kısaca, demem o ki doğayla içi içe yaşayan bizler doğanın dilinden anlıyor ve onu kendi çocuğumuz gibi koruymayı biliyoruz. Bizim minicik köyümüzdeki insanlar Avrupadaki insanın duyarlılığını yakalamış ve yüksek vicdan çoktan en üst seviyesine ulaşmıştır. Şimdi artık bizi yönetenlerin de bu bilinçle hareket etmelerini umuyorum ve doğayla bütünleşmiş şu küçük köyün üzerinden ellerini de HES’lerini de çekmelerini diliyorum.

Bu vesileyle tüm Ahmetlerlilerin Kurban Bayramını kutluyorum ve HES’siz günlere merhaba diyorum.