You are here:
“ANTALYA’NIN ZENCİLERİYİZ” PDF Yazdır E-posta
Pazar, 08 Aralık 2013 08:24

Mustafa KOÇ

Kanyondaki olaylar sırasında Ahmetlerli'nin biri; “Biz Antalya’nın zencileriyiz.” diye yakınıyor. 

Bir yanda nasıl hazırlandığı hala şüpheli olan bir HES projesini yapmak için acele eden, elindeki silahlarla tam dört kere köylülere insafsızca saldıran ve sonra da hiçbir şey olmamış gibi oyunlarına devam eden bir şirket var; bir yanda da “Burası bizim vatanımız, 600 yıldır burada yaşıyoruz; suyumuzu, kanyonumuzu vermeyiz” diye karşı koyan ve elinde inancından başka bir gücü olmayan insanlar var. Bu görüntüden, olsa olsa iyi bir film senaryosu çıkar.

Şuna inanıyorum ki projeyi okuyan, kanyonu gören ve köylülerin feryadına şahit olan herkesin vicdanında burada bir yanlışlık ve haksızlık olduğu görüşü hakimdir. Öyle olmasa kanyonun dibinde nöbet tutan bu zavallı köylülere kim acıyacak… İşte acıyan birileri çıktı ortaya ve uzun zamandan sonra ilk kez üst düzey sorumlular gelip köylünün halini gördü ve itirazlarının nedenlerini sordu. İlk defa olduğunun altını çiziyorum, köylülerde genel olarak bugüne kadar kendilerine ve kanyona ilgi gösterilmediği için bir küskünlük, umutsuzluk ve hayal kırıklığı vardı.

Gazeteler yazdı; kanyondaki olaylar sırasında köylülerden biri: “Biz Antalya’nın zencileriyiz” diye haykırmış.

Bir başkası; “Burası bizim Çanakkale’miz” demiş.

Diğeri; “Hepimizi öldürün de tarihe geçin” diye bağırmış.

“İkinci Kurtuluş Savaşımız” diyen de olmuş.

Kulağımla duydum; “Ben bu HES için 30 yıldır konuşmadığım adamlarla konuştum” diyenler de var.

Bu konunun o taraftan nasıl algılandığını bilmekte fayda var. Nöbetten önceki gidişimde gördüm ki hepsinde yurt savunması yapıyor gibi bir inanç ve inanılmaz bir kararlılık seziliyordu ve adeta çok şey kaybedeceklerinin bilincindeydiler.

Daha yazılacak çok ilginç şeyler duyacağız. Göreceksiniz bu iş uzarsa bunun edebiyatı da çıkacak ortaya. Kanyonda nöbet bekleyen kadınların arasında bile derdinden, üzüntüsünden maniler söyleyen, türküler yakanlar var. Sonra da nöbet yerinde oluşan sosyal hayatın hikayelerini, şiirlerini yazanlar çıkacak. Bu trajedi sürerse türküler de söylenecek. 

Belli ki köylüler, deretlerini kamıoyuna anlatabilmek için sabırlılar. Sorunu anlatarak, iç yüzünü aydınlatarak tatlılıkla çözmekten yanalar. Anladığım kadarıyla devlet kademesi de böyle düşünüyor. Telafisi mümkün olmayacak şeylerin önüne geçmek gerekiyor. Hem insanlara hem de doğal güzelliklere zarar gelmeden bir şeyler yapılsın. İnsanların da burnu kanamasın, ağaçların da, öteki canlıların da…

Bizler hem onların hukukunu duyurmak hem de bu süreci yanlışlardan korumak için çabalıyoruz. Ancak şu kışın soğuğunda kanyonun dibindeki ayazda hak aramak hiç de kolay iş olamaz. Yağmur altında, çamur içinde geceyi geçiren erkekler ve kadınlar var. Öncelikle orada eski bir makineyi bekleyen bir bölük askere yazıktır; ama aynı şekilde “Çanakkale’sini” koruduğunu düşünen köylüye de yazıktır. Verilen sözler tutulmalı ve bu konuya acil bir çözüm bulunmalı.

“Bu işin arkasında birileri var”, diye onların haklarını görmezden gelmek ve şirket ağzıyla onların haklı tepkilerini itibarsızlaştırmak isteyen art niyetlilerin çabası da boşa çıktı. Çünkü Ahmetlerli zaten kendini yalnız hissediyor. Ancak dünya alem gördü ki buradaki HES karşıtlığı tamamen yerli ve “organik”. Tıpkı Ahmetler’in ürünleri ve insanı gibi organik, doğal ve temiz. İyice anlaşıldı ki ne dışarıdan empoze var ne de onlar dışarıdan gelecek yönlendirmelere açık. Bu olaylar tamamen suyunu, toprağını koruma güdüsüyle kendiliğinden ortaya çıkmış bir refleks. Bu refleks anlaşılmadan bu sorunu çözmek zor. Oysa bu sorun, gelecek kuşaklara silinmez bir iz bırakılmadan bir an önce çözülmeli.

Bu insanlar gerçekten bölgenin zenci muamelesi gören insanları mıdır; incelemek, araştırmak gerekir. İnsanlar ne diye böyle bir kırılma duygusuna kapılmıştır, neden içlerinde bir dışlanmışlık ve ezilmişlik hissediyorlar? Neden hep haksızlığa uğradıklarını düşünüyor ve neden toprağına suyuna böyle sımsıkı sarılıyorlar?

Değişik bir insan yapısı var bu köyün. Ahmetlerliler biraz duygusal insanlar. Millet olarak bu duygusallık hepimizde var. Ancak hayatın gerçekleriyle yüzleştiğinizde duygusallık ya da gerçekçilik fark etmiyor. Belki sosyologların, psikologların işi ama birileri keşke onları yakından tanıyıp doğru anlayabilseydi. Ben de onlardan biriyim; ancak ben bile bunu tam olarak açıklayamıyorum. Böyle bir çevre bilinci, böyle bir özgüven nasıl ortaya çıktı, insanlar nasıl birden tek vücut oldular, şirketin ve bazı birimlerin korkutma, sindirme ve bölme çabaları nasıl işe yaramadı, bunu dışarıdan anlamak zor. Sanki bir içgüdüyle birbirlerine sımsıkı sarılmışlar, adeta tek vücut olmuşlar. İnanılır gibi değil ama dargınları bile barıştırmış bu HES olayları.

Sonuç olarak köylüler, haksızlığa uğradıklarını ve bu haksızlığın yıllardır sürdüğüne de inanıyorlar. İnsanlarımızı bu güvensizliğe ve çaresizliğe iten nedenleri biri bulup ortaya çıkarsın. Haksızlığa uğradığını hisseden insanların mutlaka bir diyeceği vardır. Devlet adamlarına toplum psikolojisi dersi mi vermeliyiz bilmiyorum ama bu psikolojideki insanları şiddet kullanarak engellemek çözüm değil. Üstelik köylüler şu ana kadar asla şiddete yer vermediler. Sanki bilinçli bir Gandi yöntemi uygulanıyor. Şiddete maruz kalsalar da daima barışçıl bir tavır var. Pasif direniş denebilir. Ama bu şekilde bütün yurtta sempati topladı Ahmetler. Şimdi yurdun her yerinden ilgi ve destek yağıyor. Kanyonda yapılması düşünülen HES projesi için ayağa kalkan köylüleri, şimdi her nasılsa herkes duydu.

Projenin 36. Sayfasında şöyle yazılmış: “… HES Projesi alanının bakir olması nedeni ile proje hattı boyunca ÇED inceleme çalışmaları yapılamamıştır. Sadece santral yeri ve Regülatör yapısı incelenebilmiştir. Topoğrafik şartlar yüzünden iletim hattı boyunca incelenememiştir.”

Okuma yazması olan orta zekadaki biri; eğer art niyeti yoksa bu projenin, bölge tam olarak görülmeden masa başında hazırlandığını anlar. Şimdi kimse köylüleri aptal yerine koymasın, bu hukuksuzluğun üstüne gidilecektir. Birinci itiraz bunadır.

İkinci itiraz da şu:  Ciddi bir devlet, vatandaşını kandırmaz. Biz, 3.000 yıllık devlet geleneği olan bir toplumuz. Kağanlarla, hakanlarla, padişahlarla bugüne geldik. Ahmetler’e yapılması gereken duyuru, Antalyadaki ya da Manavgattaki panoya asılarak işler belki kitabına uydurulabilir; ama asıl olan “kitabına uygun olması” değil “hakka ve hukuka” uygun olmasıdır. Bu uygulamanın devlet ciddiyetiyle açıklanacak bir yanı yok. Mahkeme, elbette elindeki kitaba bakarak karar verecektir. Ancak bu dosya açılmadan “süre aşımıyla” ilgili bir karar verilmiş bu da Danıştay’a havale edilmiştir. Köylüler buna “hakkın, hukukun zaman aşımı olur mu?” diye sızlanıyor. İnanıyoruz ki bu ülkede hakimler vardır ve bu haksızlık oradan dönecektir.

Şimdi, açılan yeni davalar da var. Bu hukuki süreç sonuçlanmadan kanyona kazma vurulmasın. Bu süreçte ve ağır kış şartlarında askerimizi de köylümüzü de kanyona gömmeyelim. Kanyonun dibinde çürümekte olan bozuk ve eski bir iş makinesi var. Asker onu bekliyor. Köylüye bu süreç için güvence verilse evine döner, askerlerimiz de bu eziyetten kurtulur.

Şimdi bu şekilde bir ara çözümün uygulanması bekleniyor. Ancak verilen bilgilere göre şirket, iş makinası bozuk bahanesiyle işi yokuşa sürüyor. Bozuk dedikleri makine, mazot ikmali yapılsaydı çalışacaktı, zaten bir miktar ağaç devirerek ilk gün kirletti kanyonu.

Yıllar önce Ahmetler’e yapılan bazı yanlışlar ve haksızlıklar nedeniyle bir yazımda “Bunca iftiraya ve haksızlığa uğrayan Ahmetler’den devlet bir özür dilemelidir” demiştim. Devlet özür dilemez tabi; ama ortak akıl ve adalet ortaya çıkar da bu kanyon ve bu su köylülere, yani sahiplerine bırakılırsa işte bu tarihi bir özür yerine de geçer.

Ahmetlerdeki sorunun yara alınmadan kapanması için belli ki bir kahraman gerekiyor. Valimizden, bakanımızdan ve hakimlerimizden bu yoksul insanların yüreğine su serpecek böyle bir karar bekliyoruz.

Saygılarımla…