You are here:
Çimili Dostlara Çağrı PDF Yazdır E-posta
Salı, 04 Ağustos 2009 06:37

Çimili Dostlar Merhaba,

Ahmetlerliler olarak hepimiz çocukluğumuzdan beri sizin köyünüzün adını ezberledik. Babalarımız da dedelerimiz de "Çimi" ya da "Çimili" sözcükleriyle yaşadılar. Şüphe yok ki ki sizler de bizi biliyorsunuz; sizlerin babaları, dedeleri de “Ahmetler”'i biliyorlardı. Çünkü inkar etmeye gerek var mı? Aramızda tarihten gelen bir hukuk var. Sizin “Çimi Yaylası”, bizim de “Ahmetler Yaylası” diye adlandırdığımız, haritalarda da “Ahmetler Yaylası” olarak yazılı olan ve Kanuni Sultan Süleyman’ın mührüyle sınırları bile çizilerek Ahmetler’in kullanımına verilen bir toprak parçası nedeniyle yollarımız kesişmiş.

Siz deyin 300 yıldır, biz diyelim 500 senedir yaz aylarında birbirimize "komşu" olmuşuz. Fani insanlar için az şey mi bu? Kim bilir kaç ömür, kaç kuşak eskitmişiz birlikte?

Sadece bu kadar yıldır birbirine selam vermiş insanların çocukları olarak aramızdaki bağların kökünün ne kadar eskiye dayandığını görmezden gelemeyiz. Ancak burası, sanki sadece bir inat uğruna yüzlerce yıldır aramızdaki dostluğu geliştirmemize ciddi bir engel olarak süregelmiş. Sağlıklı düşünürsek aslında burası, iki köyün arasında bir husumet beldesi değil tersine aramızda bir birlik ve dostluk köprüsü olmalı. Biz bunu istiyoruz.

Hangi çağda yaşadığımızın artık farkına varmalıyız. Bu ülkenin her karış toprağı hepimizin değil mi? Paylaşamadığımız nedir ki? Aldürbe’nin dağları, tepeleri, taşları, otları hala yerinde duruyor. Bu kadar uzun yıldır bu sorunu çözememiş olmak; sadece iki köyün değil, bana sorarsanız cumhuriyetin kurumlarının, mahkemelerinin ve yöneticilerinin ayıbı sayılmalı. Bizler yine de çözülmeyen bu sorunu bir ateş topu gibi elimizde tutmuş ama birbirimize onulmaz yaralar açmadan bugüne gelebilmişiz. Belki birçok uyuşmazlıklar, çatışmalar olmuştur, kavgalar, ihlaller yaşanmıştır. Ama çok şükür ki aramızda bir kan davası yok.

1926 – 2009 : 83 Yılda Biz yorulduk; Siz de Yoruldunuz; Devlet de Yoruldu

Bu sorunu bugüne kadar çözmeyip bizi daima karşı karşıyaymış gibi bırakan ve nerdeyse cumhuriyetin ilanından beri mahkemelere, avukatlara para döktüren bu sorun artık bitmeli. Yoksa her iki köy de avukatlara boş yere para dökmeye devam edecek. Biz yorulduk; sizin gömülü hazineleriniz yoksa, bu anlamsız yolda avukat zengin etmekten siz yorulmadınız mı?

Öncesini bilemiyoruz ama bu dava 1926’da açılmış. Cumhuriyetle yaşıt. Bir düşünün; 83 yılda neler değişti, dünyadaki hangi sorunlar çözüldü? Ama bu sorun bir türlü çözülmedi. İkinci dünya savaşında birbirini boğazlayan ülkeler şimdi Avrupa Birliği adıyla ortak devlet kurdu; Amerika'yla Rusya, Çin'le Amerika ve Afganistan’la Pakistan barıştı; İsrail’le Filistin anlaşmaya çalışıyor; Kıbrıs’ta Türklerle Rumlar yakınlaşıyorlar.  Ama biz hala Torosların tepesinde, birkaç futbol sahası büyüklüğündeki bir toprak parçası için neredeyse vuruşmaya devam ediyoruz.

“Nerde Bu Devlet?”

Bunun bir mantığı var mı ey millet! Ey cumhurbaşkanı, ey başbakan, ey bakanlar, ey valiler, kaymakamlar, karakol komutanları, gelmiş geçmiş bütün yöneticiler! Kıtaların, sahraların, denizlerin sorunları bir bir çözülürken iki küçük köyün hukukunu ayrıt edememenin, kendi vatan toprağımız için iki köyü böyle sömürtmenin ve vuruşturmanın mantığı var mı? Osmanlı’dan miras kalan Girit’i, On iki Ada’yı Yunanlılara bırakmışız. Güney Doğu Anadolu’daki Harran Ovasını parsel parsel İsraillilere vermişiz. Ege sahillerindeki toprakları Yunanlılara, İngilizlere durmadan satmaya devam ediyoruz. Fethiye yakında tamamen İngilizlere bırakılacak. Alanya Almanlar’a, Antalya sahilleri Ruslara, bilmediğimiz nice topraklar Amerikalılara, Fransızlara bağışlanırken Aldürbe’yi öz be öz Türk oymağı Ahmetler’e çok görenler nerdesiniz?

Sevgili Çimili Kardeşlerimiz,

Bunca yıldır ortada bir sorunmuş gibi ayağımıza dolaşan bu yayla konusunu gelin başkalarına bırakmadan bizler çözelim. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olduğunu söyleyen yardımsever, insancıl ve büyük bir ortak kültüre sahip insanlar olarak bu yayla nedeniyle oluşan aramızdaki tarihi akrabalığın artık farkına varmalıyız. Dedelerimizin, babalarımızın birbirlerine yüzlerce yıldır verdiği “selamın” da bir hatırı olmalı…

Hani Türkçe'de bir söz var: "Ev alma, komşu al!" derler.

Bazen komşunuzu isteyerek seçemezsiniz ama sonuçta “komşuluk hakkı” denen bir söz daha var.  Hatta denir ki; “Komşu, komşunun külüne muhtaçtır.” Zaten insan olarak hepimiz her zaman birbirimize ihtiyaç duyarız. Aramıza duvarlar örülmüş olsa da birileri aramızdaki köprüleri yıkmış bile olsa Ahmetler ve Çimi bundan önceki yüzlerce yıldır olduğu gibi bundan sonraki yüzlerce yılda da birbirlerine en azından bir selam borcu taşıyacaklardır. Ahmetlerliler olarak, biz bu borcu daima üstümüzde hissedeceğiz.

Demem o ki kader bu iki köyü birbirine yakın etmiş. Çok gerilere giderek neler yaşandığını, ne güzel dostluklar, arkadaşlıklar, belki de sevdalar yaşandığını bugün saptayamayabiliriz. Ama şunu biliyoruz; bugün Çimi’den “gelin” almışız. İki köyün okumuşları, aydın insanları okulda, askerde, iş hayatında birlikte çok değerli dostluklar, arkadaşlıklar kurabiliyor. Hepimizin çok sevdiği Çimili arkadaşlarımız var. Ben dünyanın öbür ucunda bir Çimili’yle karşılaşsam boynuna sarılırım. Birkaç yıl önce köyünüzdeki Çimi Köyü Şenliklerine muhtarımız Osamn Koç'la katılıp yakınlık göstermiştik. Biz elimizi uztmıştık ama nedense arkası gelmedi.

Geçmişi Unutmayalım; Ama Ders Çıkaralım

Biraz daha eskilere gidelim; geçmişi hatırlayalım ve her şeyi konuşalım; ama asla içimizde bir kin barındırmayalım.

Uzun yıllar içinde zaman zaman iki köy arasında elbette hoş olmayan şeyler de olmuş.

Eski Çimililer, vaktiyle kaç kere bizim obalara silahlı baskınlar düzenlemiş, çobanları karakollarda sabahlatmış; bazılarına yollarda dayak atılmış. Ahmetlerin en geniş sülalerinden Pantır Mustafa'ya baskınlar düzenlenmiş ama sonunda Tahir Ağa Pantır Musta'ya haber gönderip "Yaylanın Pantırsız tadı yok." diyerek gönlünü almış ve beraber yaşamaya devam etmişler.

1970’lerde 12 Mart Askeri yönetimi döneminde köyümüze siyasi iftiralar ve eziyetler edildiğini, bundan çok büyük zararlar gördüğümüzü ve bu asılsız propagandanın arkasında da Çimililer olduğunu biliyoruz.

Ahmetlerlilerin göçünü yaylaya "para almadan çıkarmamak" için Çimi köyünün ortasına yapılan bir demir kapı, artık arihe geçmiş durumda. Bu klapıyla gurur duyacağınızı sanmayız. Siz de bilirsiniz ki bizim başka bir yaylamız yok; yaylaya göçerken gidebileceğimiz başka bir yol da yok. Bu nedenle hayvanlar değil ama insanlar ve göç kervanımız Çimi köyünün içinden geçmek zorunda. Ama çok iyi bildiğiniz gibi kim bilir kaç kere göçün yolu kesilmiş; Ahmetlerliler günlerce demir kapı önünde bekletilmiş.  

Hani Deli Dumrul, çok eski zamanlarda susuz bir dereye bir köprü yaptırıp başını beklermiş. Ama geçenden elli akçe, geçmeyenden yüz akçe alırmış ya. Zalimin zulmü işte… Vermesin de görsün gününü. İşte bu demir kapı biraz onu hatırlatmıyor mu? 

Bu demir kapıyla bizim yayla göçlerini engelleme sırasında telef olan arıları ve hayvanları bir yana bırakalım ama 21. yüzyılda  demir kapıyla yolu kesilen başka bir yayla göçü var mıdır bilmiyoruz. Ama bunları bir daha yaşamak istemiyoruz. Kadınların, çocukların ve yaşlıların çektiği eziyetleri, köyümüzün çiğnenen gururunu artık unutmak istiyoruz.

Derler ki; “Çimililer, bu demir kapıyla yıllardır Ahmetlerlileri olay çıkarmaları için kışkırtmak istemiştir. Olay çıksın ki herkes Ahmetler'in ne kadar saldırgan, zalim ve vahşi(!) olduğunu anlasın.

Allah da şahittir, kullar da! Bugüne kadar bizden kaynaklanan hiçbir olay olmamış; Ahmetlerliler daima yasalara bağlı kalmış; kışkırtmalara kapılmamıştır. Çünkü mazlumlar asla zalimlik yapmazlar.

Aksi yönde sinsi bir propaganda hep yapılsa da Ahmetlerliler daima barışsever ve hoşgörülü insanlardır ve hiçbir kavgayı başlatanlar onlar olmamıştır. Çünkü daima kendilerini savunmada hissetmişlerdir. Benzetmeyi mazur görün; saygısızlık yapmak için söylemeyeceğime inanın ama bizde bir söz var: “Köpekle dalaşacağına, çalıyı dolaş.” Yani dalaşmayı ezelden sevmiyoruz… 

Yine de teraziyi ortadan kaldıralım: Buna rağmen Ahmetlerliler de sütten çıkmış ak kaşık değil tabi. Bu saldırlar ve eziyetler döneminde onlar da boş durmamışlar. İnsanlara fiili zarar vermeseler de böyle saldırı dönemlerinde sadece ekinleri, otları keçilere yedirip Çimi’nin bağ ve bahçelerine zarar vermişler. Sonuçta bir etki tepki meselesi tabi.

Neyse ki bunlar artık geçmişte kaldı; sadece geçmişi hatırlamak için konu ettik. Bu yılları daha kötü şeyler olmadan gerilerde bırakmışız. Çok şükür aramızda telafisi olmayan başka husumetler olmamış. Bu durumu, aramızdaki dostluğu yeniden kurmak için bir şans olarak görüyoruz.

Aramızda Unutulmaz Dostluklar da Yaşanmış

Ahmetler’le Çimi arasında vaktiyle çok iyi dostluklar, ilişkiler de yaşanmış. Çimili tüccarlar, bir zamanlar Aldürbe’de nergis toplatıp bizimkilerden satın alırmış. Yıllarca bizden hayvan, peynir, kıl, yün almışlar; bize kap kacak, kazma, keser, balta, tahra, sebze meyve ve sanayi ürünleri satmışlar. Çimili Tahir Ağa, çok sevdiği Pantır Mustafa’yı bir dargınlığın bitmesi için yaylaya tekrar gelmesi için ikna etmiş.

Bir de şu olaya bakın: Aşağıdaki notlart, Pantır Mustafa’nın gelini büyük annem, Kör Hanife’nin babama bizzat anlattıklarıdır:

 

 

Kurtuluş Savaşında Ahmetler

Pantır Mustafa’nın gelini olan babaannem, Kör Hanife’nin babama bizzat anlattıklarıdır:

Millî Mücadele dönemi! İstiklal (Kurtuluş) savaşı sırasında, “Millî  Tekâlif  Kanunu”  gereğince her köyden mal ve aynî erzak toplanıyormuş. Bu sırada bizim köylüler de yaylada Aldürbe’de oturuyorlar.

O yıllarda bütün Anadolu’dan olduğu gibi Mustafa Kemal’in ordusuna yardım edilecektir. Ahmetler’den de at, deve, keçi, koyun, aba, kazak, ellik (eldiven), tozluk, çarık, yün, kıl, ne varsa toplanıp Akseki’ye teslim edilecektir.

Hanife Ebem, cepheye bizzat elleriyle ördüğü kazakları, çorapları askere göndermiş. Kim bilir ne büyük bir zevkle ve heyecan duyarak yollamıştır bilinmez. Ama dedemin abasını, çarığını, tozluğunu, keçesini bile toplayıp vermiş askerlere... Bütün Ahmetler’den toplanan malzemeler, hayvanlar, keçiler, koyunlar, atlar ve develer teslim edilip gururla cepheye ulaştırılmış.  

İşte o günlerde bir sabah Çimili Tahir Ağa, Ahmetler Yaylasına atıyla çıkagelmiş. Gelmiş gelmesi de Çimi’nin en ünlü şahsiyetlerinden biri olan Tahir Ağa, derin bir üzüntü içindeymiş. Obaları tek tek gezerek bizimkilere şöyle demiş:

”Komşular, buraya ne için geldim bilir misiniz? Yardım için geldim. Her köyden orduya erzak toplanıyor. Toplanan erzak bakımından  Akseki’de  sizin köy birinci geldi. Daha doğrusu Ahmetler, Akseki’nin yıldızı seçildi. Bu yüzden büyük takdir aldınız. Bizler Çimi köyü olarak pek bir şey bulup veremedik; askere mahcup olduk. Atın heybesindeki kuru üzümleri alın; bize de biraz kıl, yün, ne verebilirseniz biraz mal verin.  Biz de köyümüz adına bir şeyler hazırlayıp orduya verelim.”

Bizimkiler, bu habere çok sevinmişler. Hem gururlanmışlar hem de Çimi için de bir miktar mal ve erzak toplayarak Tahir  Ağa’ya vermişler.  O da Ahmetler Yaylasından topladıklarını Çimi köyü adına Akseki’ye teslim edip Mustafa Kemal’in askerlerine göndermiş. 

Başka söze gerek var mı?

 

 

 

 

 

Gördüğünüz gibi, bir yandan bu yayla konusundaki sürtüşmeler olsa da diğer yandan insani ilişkiler hep sürüp gelmiş.

Şimdi Ne Durumdayız?

Geçmişe takılıp kalmadan şimdi neredeyiz, ona bir bakalım.

İki köyün de takıntıları var: Ahmetler, elindeki padişah fermanıyla ”Bu yaylanın tapusu benim.” diyerek direnmiş. Çimi de; “Hayır burası benim sınırımda; sen ancak para vererek burayı kullanabilirsin!” diyerek Aksekililiğini göstermiş. Ama iki köy de 83 yıldır mahkemelerde sürünmüş.  

Anlaşılacağı gibi biraz da bu işlerin altında rant kavgası var. Sizlerdeki Akseki kurnazlığı bizdeki de Yörük inadı olunca bu konu, televizyon dizisi gibi sürüp gelmiş. Ortaya aklı başında birileri, adaletli bir hakim ya da tarafsız bir yönetici çıkıp da bu iki köyün arasını bulmaya çalışmamış. İşte bu yüzden nur topu gibi bir yayla davamız hala kucağımızda duruyor.

Ahmetler Yoksul Olabilir; Ama Sahipsiz Değil

Ama artık bu sorunu bitirmeliyiz. Bu çağda böyle sorunlarla uğraşmak kimseye yakışmıyor.

Gelin gerçekçi olalım; bu konu biraz Çimi’nin parasal olarak güçlü olması, siyasi ve ticari nüfuzu, Akseki idaresinin desteği, himayesi ve koruması nedeniyle uzayıp gelse de biraz da Ahmetler’in yalnızlığı, fakirliği, güçsüzlüğü, haklarını takip edecek yetişmiş insanlarının olmayışı nedeniyle de uzamış ve bugünlere kalmıştır.

Ama artık şunu da söyleyebiliriz: Çimi yine güçlü, Ahmetler yine fakir olsa da artık zaman değişiyor. Zaten hiçbir haksızlık sonsuza kadar süremez ki... Yasalar sonunda bizi de gözetmek zorunda kalacak. Ayrıca bakın çoban çocukları da değişti; gelişti. Onlar da okudular, doktor oldular, mühendis oldular, profesör, öğretmen, avukat oldular. Kısaca, Ahmetler de artık sahipsiz ve yalnız değil.

Artık Mera Yasası Var

Bütün bunları bir yana bırakalım: Şimdi yasalar da değişti. Artık birbirimizle sürtüşmeye hiç gerek yok.  Mera komisyonuna itiraz ettiniz ama Aldürbe Çimi'nin tarlası değil; devletin merası, yaylası olarak tescil edildi.

Gördüğünüz gibi yayla konusu sadece Mera Yasasına göre çözülecek. Artık birbirimize taraf değiliz; herkes Mera yasasına tabi olacak. Mera yasasının 4. Maddesi bir yaylayı kullanması için hayvancılıkla uğraşan ve “kadimden beri o toprakları kullananlara”  öncelik tanıyor. Yüz yıllık davanın belgeleri ortadayken; padişah fermanı elimizdeyken; dedelerimizin mezarları orada yatarken; oba yerlerimiz, hatıralarımız, şahitlerimiz, insani vicdanlarımız ve haklılığımız ortadayken burayı “kadimden beri kullandığımızı” kanıtlamak zor değil. Çünkü siz de biliyorsunuz ki gerçekten kadimden beri Aldürbe’deyiz. Bu bizim hakkımız ve bundan asla vaz geçemeyiz. Öyleyse biz bundan önce olduğu gibi bundan sonra da Aldürbe’de varız ve olmalıyız.

Ama gelin, bizimle birlikte siz de olun. Bakın biz “Yörük inadını” bıraktık; gelin siz de "Akseki kurnazlığını" bırakın. Yasal haklarımız saklı kalmak şartıyla şimdi bir tapu inadında değiliz. Zaten meralar ve yaylaklar kimsenin tapulu malı da değil, yaylalar herkese açık bir kamu malıdır. Sizler, Manavgat sahillerindeki plajları kullandığınız gibi bizler de yaylaları kullanmak zorundayız. On binleri aşan keçi ve koyunları Akdenize sürecek değiliz ya elbette eskiden olduğu gibi yaylamıza götüreceğiz.

Biz istiyoruz ki Ahmetler’in yüzlerce yıllık geçmişine saygı duyun ve buraları birlikte kullanalım. Bizim gönlümüz, Aldürbe’yi sizinle paylaşacak kadar geniş. Gelin siz de bu yaylaya geçerken önümüze kapatılan demir kapılardan ve kör inattan vazgeçin. Köylerimizi avukatlara soydurmadan, enerjimizi yıllardır olduğu gibi boş yere tüketmeden bu işi devletten önce kendimiz çözelim.

İşte Önerilerimiz:

1-    Biz zaten idari olarak Manavgat’a bağlı olsak da hem kültürümüzle hem ekonomik ilişkilerimizle hem de yaşama alışkanlıklarımızla zaten Aksekili sayılırız. Kendimizi biraz da Aksekili gibi hissediyoruz. Akseki’nin dağlarının, tepelerinin, koyaklarının adını bizim dedelerimiz koymuş ve bunlar haritalara geçmiş. Bizi artık Akseki dışlamasın; siz de kabul edin. Gelin Ahmetler’le Çimi köyü, kardeş köy olsun.

2-    Biz tarihten beri hayvancılıkla geçiniyoruz; bu nedenle yaylaya çıkıyoruz.  İhtiyacı olan Çimi köylüsü varsa Aldürbe’de bizimle beraber onlar da yaşasın.

3-    Yayla yollarını genişletelim; Aldürbe’ye elektrik getirtelim; yeni su kaynakları bulalım.

4-    İhtiyaçlarımızı birbirimizden sağlayalım. Size yoğurt, süt, et, peynir vs. verelim; sizden bal, elma, üzüm, yem, vs. alalım. Akseki’de Manavgat’ta, Antalya’da ortak pazar kuralım.

5-    Yılda bir defa okumuşlarımızla toplanalım; köylülerimiz daha sık görüşsün: kız alıp vermeye devam edelim.

6-    Her yaz, Aldürbe’de ortak “Yayla Şenlikleri” düzenleyelim. Birlikte yiyelim içelim, birlikte eğlenelim. Valiyi, kaymakamları, karakol komutanını, hakimi, savcıyı, belediye başkanını getirip onları, neden bunu daha önce yapamadıkları için mahcup edelim.  

7-    Kısaca inadı bırakalım; çelişkilerimiz azalsın ve yaylada hayatı paylaşalım…

8-    Aramızda zaten bir düşmanlık yok ama ilişkilerimiz ve dostluğumuz artsın…

9-    Biz bunların hepsine varız; siz de var mısınız?

Bizler, Horasan’dan gelen Türkmen boylarındanız. Belki sizler de aynı yollardan geçtiniz. Horasanlıyız. Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş Veli doğal akrabamızdır. Onların genlerini taşıyoruz. Hoca Ahmet Yesevi’nin Anadolu’ya gönderdiği kollardan biriyiz. Hamurumuz insan sevgisi ve hoşgörüyle yoğrulmuş.

Bakın; içimizdeki Yunus Emre, yüzyıllar ötesinden bizlere nasıl sesleniyor

"Adımız miskindir bizim
 Düşmanımız kindir bizim
 Biz kimseye kin tutmayız
  amu alem birdir bize.”

Yine Yunus’la bitiyorum sözümü:

“Gelin tanış olalım
 İşi kolay kılalım
 Sevelim, sevilelim
 Dünya kimseye kalmaz.

Sevgi ve saygılarımızla… 

Ahmetler Köylüleri Adına
Öğretmen, Mustafa Koç

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız