You are here:
DERELERİN DÜŞMANI: HES’LER PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 03 Şubat 2014 23:57

Ahmetlerdeki HES’in Kısa Öyküsü

(Mustafa KOÇ'un bu yazsısı, "likyapostasi" adlı site için hazırlanmış ve yayınlanmıştır.)

Köyümüzün bir kenarından yüzlerce yıldır akıp giden bir ırmak var. Horasan’dan 600 yıl önce gelip bu topraklara yerleşen atalarımız da bugünkü çocuklarımız da bu ırmağın suyundan içmiş. Hayvanlarımız, bitkilerimiz bu ırmaktan sulanmış. Yüzlerce yıl Kapuz ırmağındaki değirmende unumuzu öğütmüşüz.

400 metre derinliğindeki bu vadide dünyaca bilinen doğa harikası bir de kanyon var. Bu kanyonu ve bu vadinin taşını ağacını bugüne kadar canımız gibi korumuşuz. Çünkü burada akan sular sadece bizim değil, komşularımızla birlikte Akdeniz’e ulaşıncaya kadar geçtiği yollardaki binlerce insana ait. Bu suların havzada yaşayan bütün insanlara ait olduğunu, yani bizim olduğunu sanıyorduk. Oysa bir gün tanımadığımız adamlar iş makinelerini alıp kanyona gelince anladık ki meğer bu kanyon da bu sular da bizim değilmiş. Anladık ki tanımadığımız adamlar, kanyondaki suyu, buraları hayatında hiçbir zaman görmemiş olan insanlara satmışlar. 3,5 km’lik kanyonu görmeden masa başında hazırlalan bir projeyle HES yapacaklarmış.

Başımıza gelen felaketi, işte ilk defa o zaman öğrendik. O güne kadar hiçbir insanoğlu gelip de “Ey Ahmetlerliler, sularınızı satıyoruz, ne diyorsunuz?” demedi. Sadece bize değil, Güçlüköy’e, Gençler Köyüne, Murtiçi’ne de haber verilmedi. İnsan yerine konmamak çok gücümüze gitti, çok şaşırdık!

Düşündük, taşındık, mahkemeye başvurduk. Dedik ki “Bizim haberimiz olmadan bizim sularımız birilerine satılmış, bunu önleyin.” “İyi ama” dedi mahkeme, “siz dilekçe vermekte geç kalmışsınız” Kanunda “süre aşımı” deniyormuş buna… Zaten yeni öğrenmiştik. “Bizim hakkımız, hukukumuz ne olacak, hakkın hukukun süre aşımı olur mu?” diye haykırdık! Ama henüz cevap gelmedi.

Baktık ki olmuyor; bütün köylü toplandık. “Arkadaşlar, suyumuzu elimizden alırlarsa burada nasıl yaşarız?” dedik. Köylü ağız birliğiyle “asla yaşayamayız” dedi. “Öyleyse ne yapalım?” dedik. “Önce şu makineler bir gitsin!” dendi. Direndiler, mirendiler ama herkes el ele verince makineler geldikleri gibi gitti.

Bir oh çektik! Ama devlete yine haber saldık: “Gelin, buraları bir görün, buraya HES yapılmaz. Bize bile yetmeyen az bir su var; hayvanlarımız, bitkilerimiz susuz kalacak, içme sularımız da kuruyacak, hepsinden önemlisi yılda on bin turistin gezdiği kanyon çöl olacak.” dedik. Kaç kere miting yaptık, basın bildirisi okuduk; Sağır Sultan bile duydu ama kimseler gelmedi. Ama şirketin makineleri yine geldi. Araya Jandarma da girdi ama köylülerin birlik içinde karşı duruşu işe yaradı. Yine kovuldular.

Sonunda bir gece herkes uykudayken şirket eli silahlı adamlarıyla Kanyon tekrar basıldı. Haberi duyan herkes kanyona koştu. En öndeki kadınların üstüne iş makineleri sürüldü. Havada silah sesleri, biber gazı ve taşlı sopalı saldırı köylüyü yıldırmaya yetmedi, tam tersine çıldırtmaya neden oldu. Köyden üç kişi yaralanınca Jandarma geldi, ortalık yatıştı. Suç aletleri, iki silah, mermi kovanları ve sözde güvenlik elemanları jandarmaya teslim edildi.  Şirket bir kere daha kanyonu terk etti ama saldırganlar serbest bırakıldı.

Baktık ki bu böyle olmayacak. Köylü kanyona yerleşti. O da ne? Jandarma araçları şirkete işçi ve mazot taşıyor. İşte ne olduysa ondan sonra oldu. Askere karşı büyük bir sevgi besleyen Ahmetlerliler bunu kabullenemedi. “Askerin bizi korumak için geldiğini sanıyorduk, ama asker şirkete yardım taşıyor.” dediler. Büyük bir kargaşa çıktı. “Burası bizim Çanakkale’miz” dediler. “Başka gidecek yerimiz yok”, “Hepimizi öldürün de tarihe geçin” diye haykırdılar. Öyle bir bilinç oluşmuştu ki artık kendilerini vatan savunmasındaymış gibi görüyorlardı. Askerlerin gözü önünde şirketin adamları iki kez daha silah kullanarak şantiye kurmak istedi ama köylülerin direnci, cesareti, özellikle kadınların ön safta karşı koyması bunu engelledi.

Sonunda kadınlı erkekli, çoluk çocuk, genç, yaşlı demeden kanyonda HES Nöbeti başladı. Nöbet çadırında gece gündüz yeni bir hayat başlamıştı. Ahmetler, adeta kanyona taşındı. Çünkü biliyorlardı ki bu suyu kaybederlerse köylerini de kaybedeceklerdi.

Bu sırada herkesin dikkati Ahmetler’e çevrildi. Bütün siyasi partiler, milletvekilleri, belediye başkanları, dernekler, meslek odaları, çevreciler, birçok sivil toplum kuruluşu ve Fethiye’den Tarsus’a kadar HES mağdurları nöbet çadırına akın etti. Ziyarete gelenler yardım malzemeleri de getirdi ama misafirler için her gün kazanlarda yemekler pişti.

Medya, her gün kanyondan haberler vermeye başladı. CNN Türk TV, Canlı yayın aracı gönderdi. Ahmetler, bütün Türkiye’de tanındı ve HES’lerin simgesi hatta umudu olmaya başladı. Ahmetler’in gördüğü bu ilgi ve sempati, üst makamları da etkiledi; Kaymakam, DSI ilgilileri ve bakanlık temsilcileri kanyonu ziyaret etti. Nihayet akıl devreye girdi, hukuki sürece ve köylülerin haklılığına saygı gösterilerek nöbetçi askerlerle onların beklediği iş makineleri kanyondan çekildi. Ancak köylüler bölgede nöbet tutmaya devam ediyor. Diyorlar ki: “HES Projesi iptal edilinceye kadar nöbete devam…”

HES belasıyla yüz yüze kalınca bu belanın sadece bizim başımızda olmadığını gördük. Baktık ki nerede bir dere varsa orada bir HES planlanmış. Binlerce dere tehdit altında. Ahmetlerliler de kanyonu beklerken sadece kendi sularını değil, 76 milyonun ortak değerlerini beklediklerine inanıyor. Tarsus’tan Fethiye’ye; Saklıkent, Alakır, Kesme Boğazı, Gümüşdamla, Köprüçay, Boğazpınar ve bütün derelerdeki HES’ler iptal edilmeli; dereler özgürce akmalıdır. Doğa düşmanı, su düşmanı, canlı düşmanı HES’ler derelerimizin kaderi olmamalı.

Dereleri, ırmakları, suları ve genel olarak bütün canlıları tehdit eden bu projelerden vazgeçilsin; derelerimiz bu HES illetinden kurtarılsın!

Mustafa KOÇ / Ahmetler Kültür ve Dayanışma Derneği Sözcüsü