You are here:
KANYON, AHMETLER’İN EKMEK KAPISI PDF Yazdır E-posta
Salı, 24 Haziran 2014 09:14

Mustafa KOÇAhmetler'i tanıtmak için Alakır Dergisinde yayınlandı.

“Atalarımız yüzlerce yıl önce susuzluktan yurtlarını terk edip Orta Asya’dan buralara göçüp gelmişler. Şimdi biz 700 yıllık toprağımızı ve suyumuzu kaybederek bir daha göç etmek ve yeni bir yurt aramak istemiyoruz.”

“Ekmeğimiz kanyondan gelirdi”

Çocukluğum Ahmetler’de büyükannelerimle geçti. Dedelerimi göremedim ama iki muhteşem kadının dizinin dibinde büyümek belki de en büyük şansımdı. Babaannemle bağa bahçeye, anneannemle de ilk kez değirmene gittiğim günler aklıma kazınmış.

Hiç unutmam; bir sabah erkenden buğday çuvalları atlara, eşeklere yüklendi. Değirmene un öğütmeye gidecektik. O zamanlar benim için değirmen, sadece ekmek ve çörek demekti.

Değirmen, köyün doğusundaki dağların dibinde büyük bir derenin içindeydi. Yola çıktık; hayvanların ayak izleriyle oluşmuş bir keçi yolundan gidiyorduk. Mezarlığı geçince yokuşun başındaki tepeye vardık. Geriye dönüp baktım, uzaktan köy görünüyordu.

Tepenin başında önümüze kocaman iki kaya dikildi. Yol da işte bu iri kayaların arasından geçiyordu. Çünkü dev gibi kaya adeta ortasından çatlamış, ikiye ayrılmıştı. İyi ki de ayrılmış. Şaşkınlığımı gören büyükannem; “Bak oğlum” dedi, ”Buraya Çataltaş denir, değirmene gitmek için başka yol yok.”

Dilek taşımız Çataltaş…


İki dev kayanın arasındaki dar yoldan geçerken kayalar adeta üstüme devrilecek gibi duruyordu. Hayvanlar, ağır buğday çuvallarıyla kayalara sürtünerek geçebiliyordu.

Büyükannemden dinledim: Çok eski zamanlarda gök gözlü bir kadın buradan geçmeye çalışırken iri bir kayanın yola engel olduğunu görmüş. Başka bir geçit bulamamış ve bu koca kayanın önünde durmuş. Dolanıp geçemeyince söylenmeye başlamış:

“Yol geçecek yerde şu kayanın büyüklüğüne bakın…” demiş.

Gök gözlülerin nazarı güçlü olur derler ya, kadının sözü biter bitmez kocaman kaya ortasından çat diye ikiye ayrılmış. İşte ırmağa giden tek değirmen yolu böyle açılmış. Çataltaş’tan geçerken dilek tutanların dileğini de Allah kabul edermiş.

Tepeden ırmağa doğru eğilince daha önce hayal bile edemeyeceğim sonsuz bir yeşillik çıktı önümüze. Hemen solumuzda Dikmen Tepesi, aşağılara doğru uzanan büyük bir orman, vadide cıvıldaşan kuş sürüleri, çok uzaklarda karlı dağlar, yanı başımızda uçurum kayalıkları, sağımızda adım atsanız karşı yakaya geçilecek gibi duran derin bir vadi… Önümüzde hayvanların bile zorlandığı değirmen yolu, keçiler, oğlak sürüleri... Yol boyunca önümüze halı gibi serilen renk renk çiçekler… Dağ lalelerinden oluşmuş bir sergiyi başka yerde görmedim. Kekik kokulu, çiçekli dağ yamaçları, unutulacak gibi değil.

Daha sonra tek başıma da buğday öğütmeye gittiğim, arkadaşlarımın oğlak güttüğü bu değirmen yolu bizim için adeta kutsal bir ekmek kapısıydı. Çocukken yediğimiz ekmeği bu vadinin verdiğine inanırdık. Çünkü un çuvalları buradan geliyordu evlerimize. Çocukların çok sevdiği değirmen çöreği de…

Hızır’ın dolaştığı yollar…

Anneannem bir gün değirmenden dönerken önüne aksakallı, nur yüzlü bir ihtiyar çıkmış. Elindeki değneği un çuvallarına dürterek; “Haydi kızım, bereketin bol olsun, beni gördüğünü kimseye deme” demiş ve o anda ortadan kaybolmuş. O sene aylarca o unlar tükenmek bilmemiş. Anneannem; “Çenemi tutabilsem belki hiç bitmeyecekti. Ama dilim kurusun, söylemiş oldum; ‘Hızır’ın değnek dürttüğü’ bereketli un çuvalları sonra tükeniverdi” diyerek pişmanlığını anlatır, bereketin bu yüzden bozulduğuna inanırdı.

Sonradan anladık ki burası gerçekten bizim ekmek kapımızdı. Adeta bir kutsal yoldu değirmen yolu bizim için. Ekmeğimizin, aşımızın, suyumuzun kaynağıydı bu kanyon. Sizin de ekmeğinizi veren ırmağınız olsa orası da sizin için kutsaldır.

Şimdi öğrendik ki Ahmetler Kanyonu olarak bilinen bu vadi ve su değirmeni sadece ekmeğimizi vermiyor; Ahmetler’in adını dünyaya duyuran, herkesin bildiği bir cennet köşesi burası. Her sene binlerce dünya insanı kanyona koşuyor; yüzüyor, tırmanıyor, atlıyor, yürüyor, kanoya biniyor, eğleniyor…

Hes yapma boşuna…

İşte dünyanın bildiği bu eşsiz dünya mirası şimdi çok ciddi bir tehdit altında. Hayatında hiçbir zaman bu topraklara ayak basmamış, buranın yolundan geçmemiş, suyundan içmemiş insanlar, “HES yapacağız” diye çıkıp geldiler, vadiye iş makineleri sokarak kanyonu kirlettiler. Kanyonun içine bir zehir, bir virüs gibi dalarak değirmeni yerle bir ettiler. Ağlayan ağaçlar gördük, haykıran kuşlar… Hepsinden önemlisi büyük bir felaketin farkına varan insanlar ayağa kalktı. Feryat eden yaşlılar, gençler, kadınlar doldurdu kanyonu. Keçilerin otladığı, kekiğini, çayını, çöğresini, salebini topladıkları vadi ve suyunu içtikleri ırmak ellerinden alınmak isteniyordu.

Köydeki kentteki yüzlerce Ahmetlerli ayağa kalktı; Gençler, Güçlüköy ayağa kalktı ve bu saçma sapan projeye itiraz ettiler. Ne itirazı, isyan ettiler adeta. Yurt savunması gibiydi her şey. Sınır beklediler, yağmur, çamur, kış demeden nöbet tuttular.

Haykırdılar; “hayır” dediler, “suyumuzu alamazsınız, burası bizim yurdumuz…”

 “Burası bizim Çanakkalemizdir” dediler.

“Hepimizi öldürün de kahraman olun, tarihe geçin…” diye haykırdılar.

Üzerlerine iş makineleri sürüldü, silahlar sıkıldı, yılmadılar, biber gazı yediler çekilmediler, coplandılar, taşlarla yaralandılar, yine de vazgeçmediler. Kanyonda çadır kuruldu ve HES nöbeti başladı. Şirket, dört kere iş makinelerini toplayıp geldi ama dördünde de makineleriyle birlikte kanyonu terk etti.

Oyunun ikinci perdesi pusuda…

Ama su uyur, düşman uyumazmış. En küçük fırsatta yine gelmek isteyecekler. Çünkü para için yıkılmayacak ağaç, kurutulmayacak dere yok. İyice anlaşıldı ki bir şirketin kazancı uğruna kaybedilmeyecek toprak, gözden çıkarılmayacak insan da yok. İşte buna, bu haksızlığa razı değil bölge insanları.

Şimdi Ahmetler, yediği ekmeği, içtiği suyu kaybetmemek için kanyonda nöbete devam ediyor. Atalarının ekmek yolunu kaybetmek istemiyorlar.  Çünkü bir şeyi kaybettikten sonra yas tutmanın yararı yok. Bedel ödenecekse zamanı bugündür diyorlar ve yaşam alanlarının ellerinden alınmasına, kanyonun çöl olmasına, tarihi ve turistik zenginliklerin heba edilmesine karşı çıkıyorlar. Bayırlarda hayvan otlatan çobanlar, kekik toplayan gelinler, salep kazan, çiğdem kazan kızlar, ekmeğini taştan çıkaran gençler geleceklerini ve un öğüttükleri derelerin hatıralarını kaybetmek istemiyorlar.

Ancak daha da önemlisi şimdi Ahmetler sahip olduğu doğal zenginlikleri sadece kendileri için değil; senin adına, benim adıma, bizim adımıza bekliyor. Çünkü kanyon sadece Ahmetler’in değil hepimizin zenginliğidir ve gelecek kuşaklara bırakılacak bulunmaz bir doğa mirasıdır. Toprak, eğer korursanız yurdunuz olur, koruyamazsanız bir gün kendinize başka bir yurt ararsınız. Atalarımız yüzlerce yıl önce susuzluktan yurtlarını terk edip Orta Asya’dan buralara göçüp gelmişler. Şimdi biz 700 yıllık toprağımızda suyumuzu kaybederek bir daha göç etmek ve yeni bir yurt aramak istemiyoruz.

Gelin, birlikte bir dilek tutalım…

Ahmetler’in çığlığına bugüne kadar destek olan herkese şükran borcumuz var. Ne var ki bu oyun henüz bitmedi; Ahmetler ve kanyonu yutmak isteyen HES canavarı pusuda bekliyor. Bu belayı ise ancak birlik, dayanışma, hukuk ve akılla önleyebiliriz.

Antalya ve Türkiye kamuoyu geçen dönem Ahmetler’e sahip çıktı, medya sahip çıktı, yurdun dört bir yanından destek geldi. Bu desteğin devam etmesini, halkın duyarlığı kadar devlet makamlarının da duyarlığını bekliyoruz. Yasal dayanaklarımızın dikkate alınmasını istiyoruz. Yasal sürece saygı duyulmalı, süreç bitmeden bir ağaç dalına zarar verilmesin. Ayrıca mahkemelerdeki dosyalar titizlikle incelenirken kamu yararının gözetileceğini umut ediyoruz.

Ahmetler; doğal zenginlik, orman, ekolojik tarım ve bir turizm alanı. Devlet makamlarından yasal sürece saygı, bilimsel gerçeklere ve uzman görüşlerine duyarlık talep ediyoruz. Anlamsız, küçük bir HES için koskoca kanyonu “imha” etmek yerine; tarım, hayvancılık, tarih, turizm ve doğal yaşam için “imar” etmeyi düşünmeliyiz.

Şimdi oyunun ikinci perdesi açılırken doğaya, çevreye ve insana duyarlı herkesi Çataltaş’a bekliyoruz. Gelin kanyonu kurtarmak için siz de bir dilek tutun. Dualar geçidi, dilek taşına yolunuz düşsün; Hızır’ın bereket yolunda, Ahmetler’in ekmek vadisinde birlikte yürüyelim.

Sevgi ve saygıyla…

 

***


BİZ, MAKİNELERİ SEVERİZ

 

Makine sürmeyin üstümüze

Biz Ahmetler'iz

Makineleri severiz.

Yüzlerce yıldır sahipsiz

Yolsuz yolaksız

Karanlıktan gelmişiz

Işıksız evleri iyi biliriz.

 

Susturun kanyondaki motor sesini

Ağacı, toprağı, suları değil

Yokluğu, karanlığı yok edin

Ağaçlar yıkılmasın

Gönüller kırılmasın

Yıkmak için değil

Yapmak için çalışsın motor,

Aydınlığa yol yapın


Biz Ahmetlerliyiz

Yurdumuzu da makineleri de severiz

Ancak canımızı veririz

Suyumuzu vermeyiz.

 

Mustafa KOÇ


NOT:

Çataltas'ı, Değirmen Yolunu ve Kuruyup çöl olmasını istemediğimiz Kanyonumuzu görmek için burayı tıklayın.