You are here:
"DALGACI", BU NASIL ŞAKA? PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 14 Temmuz 2014 19:20

Huriye HEARN

Yorgun kırmızı arabanın yıpranmış tekerleri tırmandıkça içimize doğru yükselen öbek öbek gökyüzünde aceleyle oraya buraya savrulan kara bulutların ruhumuzu sıkıştıran sancısına, içimizdeki ölümlü gerçeğin bir gün bizleri de geri dönülmeyen büyük kapılı yere götüreceği endişesi gözlerimizdeki hüzünde varlığını gizlemekten uzaktı.

İçimizde hep erteleyip durduğumuz korkular şakacıktan değil gercekten büyük sancılar ve şoklar vererek hiç beklemediğimiz bir anda kalbimize elbette bir gün saplanacaktı. Bu ayrılık acısınnın ne tarifi mümkün olabilirdi ne de tesellisi; sadece orada o anda yaşamalıydık ve paylaşmalıydık yoksa başka türlü üzerimize yüklenen bu yükün bitmeyen sancısını belki de son nefese kadar taşıyor olabilirdik.

Her bir sarılmayla, her bir çift üzgün gözle, her bir dudaktan dökülen  “cennete kavuştursun”, “Allah rahmet eylesin” sözleriyle yeniden saplanıyordu ölüm acısının içimizdeki gerçekliği kalplere. Ama öte yandan da yalnız olmadığımızın bilinciyle ve sevenlerimizle içimizi kızgın bir demirden örsle döverek kalbimizin en derindeki özünü yakıp kavuran acıya dayanma gücümüzü de paylaşarak azaltabilirdik.

Köy meydanına usulca gelen arabamızın içinde kendi içimizde hissettiğimiz acının bütün köyü esir aldığını caminin önünde toplanan ve gelenleri karşılayan kalabalığın bıraktığı bakışlarda görebiliyorduk. Gözlerim köy meydanında büyük bir kara kazan arıyordu ve içirisine batırılmış taze mersin dallarının göğre uzanan tütsüsünün kokusunu hissetmeyi ama ne bir kazan vardı ne de taze mersin kokan dua renginde beyaz bir buhar bulutu… Her ölünün ardından edilen sitem dolu ağıtların göklere yükseldiği eski nidaların yerinde, bir kabulleniş bir uzlaşmış toplum ruhu vardı zeytinlerin gölgesinde veda etmeyi bekleyen kalabalığın çehresinde.

Uzaklarda dağlarla kavgalı bulutların arada sırada üzerimize serpiştirdiği yağmur tanelerinin serinliği, insanların acılarını söndürmese de “bak rahmet yağıyor, ne iyi adamdı şu Karakaya” diye fısıldaşmalarına neden oluyordu. Allah’ın rahmetinin iyi adamların son yolculuklarında eşlik etmesi, o kişinin tanrı katında sevilen bir zat olduğu inancı çocukluğumdan bu güne gelen bir toplumsal kabullenişti ve çok manidardı, çünkü öyle haziran ayında ‘rahmet’ zor inerdi, bilirdi herkes bunu.

Dalgacı’nın küçücük evi darmadağındı; duygular savrulmuş araya buraya hoyrat bir rüzgar yıkıp almıştı Dalgacı’yı. Dalgacı; şakacı, hayatı seven hayatla barışık birisi demekti. O da hayatla barışıktı herkesle güzel ilşikleri olmuş bulunduğu köye güzel hizmetlerde bulunmuş etrafındakilere iyilikte örnek olmuş bir büyüktü. En son gördüğümde Tevfik Güzel amcayla yeni cami için topladıkları paraları ve bunları kimlerin bağışladığından bahsetmişti. Hatırı sayılır zengin bir Sideli hanım ve eşi caminin dış kapısının parasını hediye etmişlerdi. Sonra “ama biliyor musun, iyilik yapan iyilik bulur, bunlar benim hatırı sayılır dostlarılarım yıllar önce bir arsa davasında kendilerine küçük bir yardımım dokunmuştu, şimdi bir telefonla bak bize döndüler ve yüklü miktarda bağış yaptılar…”  derken bana sanki hayat dersi verir gibiydi. O gün iki dünür, çocuklar gibi şendi. Ben de onları dinlemiş ve yeni dostlarıyla tanışmıştım. Her görüşmemizde özel bir ilgiyle karşılar halimi hatırımı sorar projelerinden bahsederdi.

Bugün küçük köyün yolları doluydu; şehrin bütün abaları buraya akın etmişti. Tanımadığım onlarca yüzün paylaştığı ortak bir kederde birleşmişti bu insanları; o ise ölümün gerçekliği idi.

Ama bütün bu kalabalığın arasında, beyaz bir jip içindeki saçları kırlaşmış bitkin boynu bükük bir gül gibi duran tanıdık bir yüz vardı. Gözlerinde hasretin derinlikleri kızılcık şerbeti olup acıyla yol yol olmuş akıp gidiyordu safran renginden. Ölümler ne çok acıtır gurbette bilirdim bunu. Bu acı, bu hasretle yoğrulmuş acı, herkesinden farklıydı ve bunu ancak gurbet kuşları anlardı. Büyük oğlu Musa belki de saklıyordu bütün kavuşma sevincini ve  öpmek için bir çift nurlu elini babasının, ama acelesi var gibi alıp gitmişti azrail onu bir veda bile etmeden doyasıya oğulca, babaca. Gözlerindeki acıdan dökülen yaşların söylemlerini herkes okuyabilirdi o an. Ve buna şahit olmak çok daha acı vericiydi.  

Evin içine süzülüyorum, diller kelepçeli köşede bir elinde tesbih eşine son görevini yapan Havana halanın gözlerindeki acı, bir baş eğme sancısı ya olgunluk ya da “bu işte hepimizin sonu” diye haykıran bir bakıştı. Elindeki kırmızı tesbihe okuduğu duaların içine anılarını da kattığı hiç gözden kaçmıyordu.

İlk kez girdiğim bu oda Yusuf Amcanın odasıydı, dualar orda okunup ruhuna hediye ediliyordu. Odadaki küçük masanın üzerinde artık antika olmuş iki tane radyo dikkatimi çekmişti. Masaya yaklaşıp daha önce hiç görmediğim radyoları incelemeye başladım. Bu radyolardan bir tanesi onun yıllar önce köyümüze getirdiği ve insanların duvarlara tırmanarak dinlediği radyo idi. Üzerine bakınca bütün başkentlerin ismi yazılı olan radyonun o zamalarda köyde bıraktığı ilgiyi ve etkiyi düşündüm. Ve ben de ilk kez bir tarihi objeyle tanışmştım. Her iki radyo da adeta ” bu gün yastayız” diyen bir görünüşle saygı duruşundalardı.

Bugün pekçok insan gibi ben de Dalgacı Yusuf amcanın ardından bir hüzünlü güne başlamıştım, ama onu daha yakından tanıyanlar, onun nasıl çoluk çocuk herkese şakalar yaptığını anlatıp ardından güzel konuşmalarla sonsuzluğa uğurladılar. Ne mutlu böyle bir insana ki giderken arkasında bıraktığı insanların hüzünlerinin yanına yüzlerce güzel anının süslediği naif gülümseyişleri de bıraktı.

Toprağın bol olsun, ışıklar içinde uyu ve hep gülümse sevdiklerine.  Ne mutlu sana ki sevdiklerin seni hoş bir gülümsemeyle ve güzelliklerle anıyor ve hep öyle de anacaklar…