You are here:
HASAN VAROL’UN ŞİİR DİLİ PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 20 Ekim 2014 17:17









 


(Manavgat Şiir Günlerinde Mustafa KOÇ'un; Hasan Varoıl'un Şiir Dili ve Torosların Türkçesi üzerine yaptığı konuşma)

Değerli konuklar, merhaba!
Hepiniz hoş geldiniz!

Şu güzel havada ırmak kıyısında, sonbahar güneşi altında güzel güzel dolaşmak varken burada bir kültür kokusu almayı tercih edenleri kutluyorum. Belki toplum olarak o kadar farkında değiliz ama insanı geliştiren ve ayaklarını yere bastıran en önemli çabaların başında kültür ve sanat geliyor. Bir de okuma ve yazma geliştirirmiş insanı, haberiniz olsun!

Manavgat’ta böyle bir etkinlik başlatan sayın belediye başkanımızı da kutlayalım ki buna benzer etkinliklere daha fazla yer verme cesaretleri artsın. Bu etkinlik, birçok yere göre eğitim düzeyini daha ileri olduğu, Manavgat gibi kültürlü ve aydın bir kente çok yakıştı. Umarız arkası gelir.

***

Şimdi burada önemli şairler var. Onları dinliyorsunuz. Ahmetlerli şair Hasan Varol’u da bu etkinlikle daha yakından tanıyacağız.

Bu kadar değerli dil ustasının, şairin yanında benim şiirden söz etmem doğru olmaz. Ancak konu Hasan Varol olunca onun ilkokuldaki öğretmeni olarak söyleyeceklerim vardır. İşte ben de bir Manavgatlı olarak burada konuşma fırsatı bulmaktan mutlu oldum.

Şiir denince benim aklıma dilin müziği gelir. Şairler, dili güzel kullanarak, sözcükleri notalar gibi yerinde söyleyerek adeta bir melodi yaratırlar. İşte bu müziği biz sözlerle, sözcüklerle algılarız. Bu nedenle sözcük ustaları hakkında konuşurken onların kullandığı dil önem kazanıyor.

Hasan Varol’un şiirlerini eleştirenlerden bazıları onun kullandığı sözcükleri, sözcüklerdeki yerel kokuyu öne çıkarmıştır. Bazıları övmüş bazıları yadırgamıştır ama bu böyledir. Hasan Varol’da bir yerellik, bir Toros kokusu, bir Manavgat ve Ahmetler kokusu vardır.

Edip Cansever: “İnsan, yaşadığı yere benzer” derken başka bir şair Jorge Amado ise “İnsanın anayurdu çocukluğudur’  demiş.

Bir eğitimci gözüyle bu sözü çok önemsiyorum. Derim ki insana şekil veren de çocukluğudur zaten. Nasıl biri olacağımızı, kişiliğimizi çocukluğumuzun ilk yaşları belirliyor. İşte Hasan Varol’u kendine özgü yapan da onun çocukluğu ya da çocukluğunu geçirdiği yerlerdir. Çölde yetişen bir bitkiyle, dere kıyısında büyüyen bir çınar nasıl farklıysa dağlarda boy süren meşe ağacı da farklıdır. Bunun gibi Hasan Varol da kendi anayurdunun çocuğu olarak elbette kentli bir şairden farkı olacaktır ve şiirleri doğal olarak çocukluğunda yoğrulduğu toprakların izlerini taşıyacaktır.

Öğretmen okulunu bitirdiğim yıl, öğretmensiz kalmasın diye Ahmetler’e yolladılar beni. 6 sene önce bitirdiğim okuluma öğretmen olarak dönmüştüm. Henüz 17 yaşındaydım ve öğrencilerimin bir bölümüyle aramızda 5-6 yaş fark vardı; birçoğu çocukluk arkadaşım sayılırdı. İşte Hasan Varol da bunlardan biri. O şimdi bir şair olarak karşımızda ve doğduğu topraklara olan sevdasını hiç terk etmedi. Ahmetler’den aldığı birikimleri şiirleriyle topluma sunuyor. Adeta çocukluğunu şiirlerde sürdürüyor. O, şiirleriyle zaten doğaya olan tutkusunu, çocuksu hüzünlerini, sevdalarını ve isyanlarını ele vermiş. Ama hepsinin yanında yaşadığı toprakların izleri, sözcüklere yapışıp kalmış.

Musa Seyirci’nin tam olarak söylediği gibi; Onun şiiri Karacoğlan’ın, Abdülkadir Bulut’un son halkasıdır.  Beslendiği kültür, kaynak aynıdır. Varol’un şiirlerinde Torosların soylu insanı, bereketli kültürü, dağları, ovaları, Yörükleri, toprak insanları vardır.

Hasan Varol’u bütün evrelerinde yakından tanıdım. Öğrencilik yıllarından başlayan okuma sevdası onu çok geliştirdi. Çocukluğunu geçirdiği Ahmetler’den, yaylalardan, dağlardan, derelerden, ekin tarlalarından, oğlak sürülerinden, harman yerlerinden aldığı birikimle şiir yazmaya başladı. Onun zaten kendine özgü bir dili hep vardı; bunu hem yaşamına hem de şiirine yansıttı. Şairler zaten duygu doludur; Hasan Varol da olabildiği kadar duygusal. Duygulu şairden kimseye zarar gelmez; onlar insan severler, haksızlığa isyan ederler, çiçek severler, doğa severler ve Karacoğlan gibi güzel severler. Sonra da şiir yazarlar.

Onun birikimi, duygu yüklü yüreği yazdığı şiirlerle bize geri döndü.  Arife Kalender Hasan Varol’u çok iyi tanımlamış: “Varol’un şiirleri; insanın ezildiği haksızlığa uğradığı yerde direngen, kavgacı; doğadaki insanı anlattığı yerde ise barışçıl ve güler yüzlü.” Böyle bir şairin şirinde, incir kuşundan, sığırcıktan, tozağanlardan, defne, mersin ve ladin kokularından ve insanlardan söz etmesi, onun kendini en iyi yolla ifade etmesinden başka bir şey değil.

SUMAK şiiri bunlardan biri:

Toprak dalar beni

Eski inanmışlığımdan

Azığım belimde kuşanığım

Meşelerin özsuyunu taşırım ben

Tefek sarması

Oğlak ardında civcer ayranı tadım.

 

Ey sevdiğim ekmek

Ben tozağanlardan

Baharda arpacıklardan

Ben civcerin kirini yuğan

Sumaklardan ayrı mıyım?

(İncir Kuşu-Toplu Şiirler)

 

Bana göre de onu diğer şairlerden ayıran temel özelliklerin başında onun kullandığı sözcüklerdir. İşte ben de zaten bu konuda bir şeyler söylemek için buradayım. Elimde bir kitap var: “Torosların Türkçesi – Ahmetlerce” adıyla basılıyor. Bu kitap Hasan Varol’un şiirine kaynaklık eden toprağın sözlerini, sözcüklerini anlatıyor. Adeta bir çiçek toplar gibi yüzlerce sözü ve diyeseği toplayarak hazırladık.

1965’lerde Türk Dil Kurumu Derleme Kolu üyesi olarak çalıştım. O zamandan kalan bir alışkanlıkla bunu yıllarca sürdürdüm. Son üç yıldan beri de bunu kitaplaştırma çabası içindeydim. Tam da baskıya verildiği sırada bu etkinlikte bana da söz hakkı tanındı. Bundan çok mutlu olduğumu söylemeliyim. Varol’un şiirleriyle ilgili değerlendirmeleri şiir ustalarına, buradaki şairlere bırakırken ben de Hasan Varol’a tanıklık etmek ve onun kullandığı dili daha iyi anlamanıza destek olmak istiyorum.

Dil konusunda duyarlı olmanın ulus bilinciyle ilgili olduğunu düşünürüm. Bu nedenle Toroslardaki dil doğrudan Türk dilinin kaynağıdır. Şairler eğer bu toprağın sesini sözüyle sazıyla yaşatıyorsa Türkçenin geleceğiyle ilgili kaygılarımız azalır. Bir müstemleke ülkesi gibi her şeyin yabancılaşmaya yüz tuttuğu bir ülkede bunu çok önemsemeliyiz.

***

Bu çalışma uzun yılların bir birikimi olması yanında çok fazla kaynağın da taranmasıyla ortaya çıktı. Ahmetler’in sözlerini derleyelim derken gördük ki bu sözler sadece oraya ait değil. Bu sözler Niğde’den, Tarsus’tan, Silifke’den, Afyon Sultandağı’ndan Korkuteli’ye ve Elmalı’ya kadar ortak. Hala sözlüklere girmemiş yüzlerce sözcük var. Unutulmaması için ve kendi kültürel mirasımıza sahip çıkmak için bunları kayıt altına almaya çalıştık.

Torosların Türkçesi de işte bu kaygılarla ortaya çıktı. Bir çiçeğin bile kurumasını istemediğimiz gibi bir tek sözün bile unutulup gitmesine gönlümüz razı olmamalı. İşte şair ve yazarlarımız da bunun için var. Onların dil emekçiliği bir yandan sözcüklerin çağları aşmasına da destek oluyor.

Türkçe ve dil eğitimi üzerine bir iki söz söyleyerek sözlerimi bitireceğim.

Her dil, kendi kaynağından beslenerek gelişir. Dil asla zorlamayı gerektirmez, canlıdır ve kendini koruma güdüsü vardır. Haritalara bakın, çizilen ülke sınırları bir bakıma dillerin sınırlarıdır. Biz de bu toprakları ve sınırlarımızı korumak istiyorsak dilimizi yaşatmak ve geliştirmek zorundayız.

“Türkçe giderse ulus gider, ülke gider” diye bir söz var. Dilimizi doğru kullanmaya özen gösterelim. Okullarımızdaki yabancı dil öğretme sevdası, anadilimizi unutturmaya neden olmasın. Çünkü çağımızdaki en büyük savaş kültür savaşıdır ve bunun aracı da dildir. Eğer dilinizi koruma kaygınız yoksa kültürünüzü de ülkenizi de sonunda kaybedebilirsiniz. Sözlü ve yazılı medyadaki dil, bilinçaltımızda nelerin değişmesine yol açıyor farkında bile değiliz. Bazı belediyelerin işyeri adı olarak Türkçe adları kullandırmayı özendirdiğini duyuyoruz. Her noktada herkesin yapabileceği şeyler vardır.

Çocuklarımıza bir değil iki tane yabancı dil öğretelim; ama önce Türkçeyi doğru ve iyi öğrensinler. Çünkü ancak Türkçeyle düşünüp Türkçeyle fikir yürütebilirler.

Sözlerimi “Torosların Türkçesi” kitabındaki önsözden bir bölümle bitiriyorum:

“Dil ve kültür hayatımızın her yanını yabancı sözcükler sarmışken; kentlerin caddeleri, sokakları, televizyon ekranları adeta kültürel yönden işgal edilmişken ve herkes daha iyi Türkçe öğrenme yerine daha iyi İngilizce öğrenmeye özenirken bu çağda Türkçeyle ilgilenmek de nereden çıktı diye düşünenler olabilir. Olsun!

Bizler; Toroslarda yaşasak da çağdaşlaşmanın önemini bilen, modern hayatı tanıyan, bilime ve teknolojiye inanan; yeniliklere, değişime açık insanlarız. Ancak yine inanıyoruz ki ilerleme ve değişim, bozulma ve kendi değerlerinize yabancılaşma demek değildir; olmamalıdır da... Ayrıca kendi kültürüne yabancı kalarak evrensel kültürü anlamak mümkün değil. Üstelik dünyadaki kültürel değerlere katkı yapacak zengin bir kültürümüz var. Böyle bir ülkede yaşadığımızı unutmazsak dilimize ve kültürel değerlerimize sahip çıkmakta zorluk çekmeyiz.” Zaten kendi kültürünüzü özümsemeden evrenseli yakalamak olası değildir.

Sözü; söz ustalarına, şairlere bırakırken sabırla dinlediğiniz ve böyle bir etkinliğe zaman ayırdığınız için hepinize teşekkür ediyorum.

Ana dili tadında sevgiler ve saygılar sunuyorum.

Mustafa Koç