You are here:
NE MUTLU BU ECDADIN TORUNU OLMAK! PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 06 Mayıs 2015 21:46

Ayşe Melike ARSLAN

Her bayram olduğu gibi bu bayram da dedemin yanına gideceğiz. Öyle mutluyum ki dedemi göreceğim için. Dedem eski topraktır. Arada eser gürler ama bir tanedir. Bayram havası hemen dağılıyor, ev sakinleşiyor. Çardakta dedemi yalnız yakalıyorum. Hemen atlıyorum kucağına. Yine o muazzam hikâyelerinden anlattırmak için küçük bir mücadele veriyorum. Ve sonunda “Çanakkale mi?” diye soruyor ve gülümsüyor. Gülümsüyor fakat yine tenhalaşıyor, hüzünleniyor; bir yere dalıp gidiyor ve başlıyor anlatmaya...

“Lise talebesiyiz. Genç delikanlıyız ya, içimiz içimize sığmıyor. Gerçi buruk bir sevinç bu. Memlekette savaş var. Doğru düzgün derslerimize muallim girmiyor. Aldırmıyoruz. Mektep sonrası erkek sayısı azalan kasabamızda annelerimize yardım ediyoruz: tarlalar, hayvanlar… Kısacası babamızın, ağabeyimizin yarım bırakmak zorunda olduğu işleri devam ettirmeye çalışıyoruz. Günler böyle sürerken mektebe askerlerin geldiğini gördüm. Savaştayız bundan daha normal ne olabilir, diye düşündük. İki gün sonra tekrar asker ağabeyler geldi, bu sefer dersliğimize. Çoğumuzun ismi okundu. Ne olup bittiğini anlamadan zemin kata indik. Rütbeli olduğunu sonradan öğrendiğim bir asker ağabey babacan bir tavırla bize seslendi:

 “Evlatlar, Biliyorsunuz memleketimiz ağır bir savaş sürecinden geçmektedir. Ağır kayıplar vermekteyiz… Her geçen dakika savaşın kaderi değişiyor... Sayımız az... Sultan V. Mehmet Reşat’ın çıkardığı geçici kanun ile artık siz 15’lileri de cepheye götüreceğiz. Vatanımızın buna ihtiyacı var!

Daha sonra süreç çok hızlı gelişti. Hemen küçük bir eğitimden sonra farklı mevkilere dağıldık. Belki son defa görüşümdü Mehmet’i, Hasan’ı, Murat’ı… Sımsıkı sarıldık, helallik aldık.”

Dedemi bölüyorum:

“Daha sonra hiç gördün mü dede, arkadaşlarını?” diye soruyorum.

Yine susuyor. Yüzünü çeviriyor. Anlıyorum ki gözleri doluyor, yine de devam ediyor anlatmaya:

“Henüz on sekiz yaşında bir çocuğum. Şartlar gereği cephedeyim. Ayağımda yamalı bir çarık ve elimde bir silah. Ama kendimi hiç soyutlamıyorum. Çünkü bu memleket bizimdi. Nasıl verirdik ellere? Nasıl taşı toprağı altın olan ve yüzyıllardır hür yaşadığımız bu toprağı bırakabilirdik? Kararlıydık. Gerekirse ölecektik. Günlerce aç kalacaktık; ne pahasına olursa olsun elimizdeki silahı, yüreğimizdeki duayı bırakmayacaktık. Düşman ardı arkası kesilmeyen bir ateşe tutuyor bizi. Yanımdaki silah arkadaşlarıma bakarak sarılıyorum elimdeki silaha. Atışlarımla beraber zafere koştuğumuzu hissediyorum.

“Bir ara duruyor çatışma. Birden önümüzdeki siperlerde bir Albay etrafı dürbünle kolaçan ediyor. Yanındaki başka bir askere bir şeyler diyor. Kaya gibi duruyor. Kaşları çatılmış, inançlı. Bir grup asker çatışma alanının ortasında yaralı olarak kıvranan düşman askerlerine yöneliyor. Sanıyorum ki yaşayanları kurşuna dizecekler. Hiç de öyle olmuyor. Bez sedyelerle bizim mevkiimize taşıyorlar yaralı düşman askerlerini. Ne olduğunu anlamadım önce. Sadece bir savaş değildi bu. Tüm dünyaya insanlık dersi veriyorduk. Savaşıyoruz, doğru ama değerlerimiz de var diyoruz. Aniden dürbünle etrafı kolaçan eden Albay yanımıza doğru geliyor. “Aslanlarım!” diye sesleniyor bize, yüreklendiriyor. Yineliyor: “Ya İstiklâl, Ya Ölüm” ü…

“Bu cephe ölüm değirmeni... Değirmenin çarkı durmuyor… Silah arkadaşlarımın biri geliyor, biri gidiyor. Kimi can veriyor, kimi yaralı gidiyor. Annelerimiz, teyzelerimiz, kız kardeşlerimiz cephaneye silah taşıyor. Çadırlarda yaralarımızı sarıyor, erzak yetiştiriyor. Çatışma bazen duruyor. Dualara sarılıyoruz. Kimisi mektup yazıyor köydeki sevdiğine; kimisi anasına, eşine, kundaktaki bebesine. Hiç kimse ölür müyüm sakat kalır mıyım diye düşünmüyor. Umudumuzu kaybetmiyoruz. Hırçın denizin sarp kayalıkları dövdüğü gibi aralıksız bir mücadele veriyoruz. Her dalgada insaniyet her dalgada inanç ve azim. O dalgalar kayaları aşındırdı zamanla. Ve düşman zayıfladı. Anlaşıldı ki Çanakkale geçilmez. Dürbünle etrafı kolaçan eden o Albay gururla bakıyor bize. İnancın adı Mustafa Kemal, savaşın adı azim...”

Dedem heyecanla anlatıyor. O günleri tekrardan yaşıyor. Sanki karşısında Mustafa Kemal varmış gibi ışıldıyor gözleri. Belki göremedi arkadaşlarını bir daha. Ama ona göre “olsun”du. Dedem devam etmedi ama sonradan okuduklarımdan biliyorum ki 15’liler o yıl mezun veremedi. Bir kuşak cephede şehit oldu… Gazi oldu…

Yokken var olma öyküsü Çanakkale… Elindeki ekmeği hain düşmana vermeme öyküsü…

Ah dedeciğim! Seni toprağa vereli dokuz yıl oluyor. Dokuz yıldır ben o bayramları özlüyorum. Anlattığın hikâyeleri, anılarını arıyorum. Seneler önce cephede ektiğiniz tohumlar bugünlerde çiçek açıyor. Elbet meyve de verecek. Hatırlıyorum da dede: “Sen sen ol, doğduğun toprağa yüz çevirme, bulunduğun durumun ne şartlar altında temin edildiğini hep hatırla!” derdin. Bize vatan sevgisini sen aşıladın ki, bundandır şansımız. Yeni doğan güneş gibi umut doluyum dede, tıpkı o cephede verdiğiniz amansız mücadele gibi… Tüm dünya halklarını inançla ve değerlerimizle bozguna uğratan ecdadım var. Ne mutlu bu ecdadın torunu olmak!