You are here:
HASTANE ÖNÜNDE İNCİR AĞACI PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 16 Kasım 2015 09:42

(Yazarımız Mehmet Arslan, Bursa'da başarılı bir ameliyat geçirerek sağlığına kavuştu. Kimseye haber vernmeden ameliyat olmaya kalkan Mehmet Arslan'a; "Şimdi artık hastane gülerini bize yazacak kadar iyileştin, yazılarını bekliyoruz. dmiştim; sözünü tuttu. Kendisine tekrar geçmiş olsun diyoruz.)

HASTANE ÖNÜNDE İNCİR AĞACI

Mehmet ARSLAN

 Lili,Fıstık ve Ben; Kuşluk (kuşların ötme) vakti yürüyüşe çıkıyoruz. Ben unutsam onlar unutmaz; Kapıyı tepelerler, hav hav da hav hav… hadi yav…

Düzlükte iyiyim, yokuşlarda boğazım düğümleniyor, başım dönüp, halsizleşiyorum. Aslında düz ağaca tırmanırım, değme hastalığa pabuç bırakmam aşağılarım.

Hapishane, Hastane zorunlu olmadıkça önünden geçmediğim, bana sevimsiz yerler.

Bedenimde bir sorun var; Reflü, mide baskılaması filan olamaz, incelemem lazım…telefona sarıldım.

09 Ekim 2015 ;

Konur Hastanesinde Nasıh var;

Alo Nasıh orda mısın koçum; Evet abi.

Geliyorum ben; Hadi gel abi.

Mide’den başladık, idrar, kan, prostad, akciğer, şeker ; Testlerde beni gerecek herhangi bir takoz yok, çıkan olumsuzluklar ufak tefek şeyler.

Tamam da sorun ne, beni yokuşta yoran, boğazımı buran kimdir, nedir, beyler?

Nasıh, cancağazım her şey tamamda motor blok’una da bir bakalım, ben ikna olmadım, bu işte bir iş var.

Tamam abi; Biz de kalp yok, AcıBadem’e havale ediyorum, Dr.Yusuf Bey bekliyor seni, bir koşu gidiver.

Az sonra Doktorun karşısındayım; İman yalağımı vakumlu kablolarla doldurdular; Ekranda kalbimi seyretmedeler. Doktor Bey; “ooomazz, alalalahhh, bu ne yavvv, ohavvv..baypas, stend…anjiyo…,bu ne lan…v.b.” taş devri insancıkları gibi bir dil konuşmaya başladı, dayanamadım “Ben canlıyım” diye parazit yaptım, yardımcısı bayan, benim künyedeki 64 Yaş 9 Ay’a takılıp, bu siz misiniz diyerek bana çaktı; “Yok babam olur, yerine ben geldim” deyince gülüştük, efor testine iteklediler beni, karman çorman bir grafikle tamamladım yürüyen efor testi trenini, Dr. kükredi; “Şu andan itibaren sigara yok,anjiyo’ya da sokmalıyız seni, pazartesi 09.00’da gel emi”

Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete, bakalım n’olocak? İndim Kafeterya’ya idam mahkumunun son sigarasını yaktım, tüttürerek okuduğum “Topkapı Sarayında Yaşam; Albertus Bobovıus yada Santuri Ali Ufki Bey’in Anıları” kitabının ilk sayfasına bir şiir döktürüp[1] , sigara paketini çöpe attım.[2]

Aslında 3 kitabı eş zamanlı okuyorum. Hastalık koridorundan çıkıp kitaplara bir göz atalım, ilginçler.

Halil İNALCIK Hocanın “Has-Bağçede ‘Ayş u Tarab Nedimler Şâirler Mutribler”[3]. Halil Hoca; Uzun araştırmasında saray/divan=zurefâ/zarifler kültürüyle halk/reaya kültürünü ve içki/çakır=işret alemlerini incelemiş; Zamanın egemenleri dini kurallara aykırı sayılan unsurları Kabusname,Siyasetname ve Sakiname’lerle saraya/üst sınıflara olumlayarak İslamiyet ile bağdaştırmışlar, “…bu eserlerde işret (İçki) meclislerinin daima Tanrı ve Peygamber’e duâ ile başladığı ve tövbe ile son bulduğu hep vurgulanır….Halk için yazılmış ahlak kitapları olan fütüvvetnâmelerde dinin emirlerine karşı hareketler daima kötülenmiş, şarap başlıca günah sayılmış…” Uzun sözün kısası; Yönetici sınıflar dibine kadar içip, eğlenip, raks edip kendinden geçip, eğlencelerini tövbe ile noktalayıp yaşamışlar; Halka işret meclisi/içki alemlerini yasaklayıp, yaşatmayıp  dine ve ahlak kurallarına aykırı deyip, başka başka şeyler söylemişler, Ahlak Kuralları/Fütüvvetnâme kitapları yazıp okutmuşlar, ahkâm kesmişler .

İkinci kitap ;Topkapı Sarayında Yaşam; Albertus Bobovius (1610-1675) yada Santuri Ali Ufki Bey’in Anıları ; Osmanlı Sarayında (1638-1657) çok yönlü bir kişilik olan Polonyalı İç Oğlanının 19 Yıllık anıları. Ali Ufki Bey; Lehçe, Fransızca, İngilizce, Almanca, Latince, Eski Yunanca,Modern Yunanca, İtalyanca,Türkçe, Farsça ve Arapça biliyor, anılarını yaşadığı dönem 1665’lerde yazıyor ve yayınlanıyor. 1650’lerde Avrupa notalama usulüyle kayda geçirilmiş Türk klasik musiki eserlerinin ve halk ezgilerinin en eski versiyonlarını içeren bir müzik Antolojisi (Mecmua-i Saz ü Söz) de var ”[4] .Topkapı Sarayı’nın baş Musikişinastı Santuri Ali Ufki Bey’in anılarında; Saray/Harem yaşamı bütün çıplaklığı ile birinci elden anlatılmış, çok ilginç ve aykırı, buyurun size üç alıntı.

Sayfa 100; “Sarayda cariye sayısı bin iki yüzü bulur; her hasekinin[5] kendi cariyeleri vardır; sadece valide sultanın[6] her zaman dört, beş yüz cariyesi bulunur. Onları göz kamaştırıcı giysiler içinde dolaştırır ve padişahı kendilerine âşık edip, haseki olabilmeleri, hatta içlerinden birinin baş haseki ve büyük erkek evlat validesi, dolayısıyla valide sultan olabilmesi için  gereken her konuda eğitim almalarını sağlar.”

Sayfa 72; “PADİŞAHIN HOYRAT AŞKI.IV.MURAD’IN GÖZDESİ ; IV.Murad Büyükoda’da içoğlanı olan Ermeni Musa’ya böyle âşık oldu ve ona öylesine tutulduki,kimi zaman çıldıracak hale geliyordu.Ayrıca genç bir silahdar paşaya  da(…)âşık oldu; bu içoğlanı güzelliği uğruna Galatasaray kışlasından alınmış önce padişahın lütfuyla Hasoda’ya kabul edilmiş, çok kısa bir sürede de silahdar paşa olmuştu.[7]

“ŞU ANDA TAHTTA BULUNAN IV.MEHMED’İN GÖZDESİ ; Şu anda hüküm süren padişah, Güloğlu (Kuloğlu) adında İstanbullu genç bir oğlana âşıktır; padişahın musiki içoğlanı olan bu kişi şimdi onun gözdesidir ve kendisine imparatorluğun en önde gelen mevkilerinden, neredeyse divan reisliğine denk kubbe veziri[8] rütbesi verilmiştir.”

Üçüncü Kitap; Ahmetler Yaylası davasının ünlü solisti kadim dostum El Hac Beşir Ağa(1652-1746).[9] Osmanlı sarayını Kapu Ağası olarak (1717-1746) 30 yıl yönetmiş. Bu bir rekor, 36 Osmanlı padişahından Kanuni (46) yıl ile ilk sırada, Beşir Ağa 30 yıl ile Fatih (30) ile birlikte 7.nci sırayı paylaşıyor. Aslında Beşir Ağa; Bir Kapu/Harem Ağasından çok Osmanlı Padişahı konumunda. Döneminde neler oluyor neler; Lale devri,Patrona Halil İsyanı,Prut Savaşı. Ahmetler-Çimi savaşları. Çimililer Çimi Köyünün ve Ahmetler Yaylasının BeşirAğa Vakfına vakfedildiği yalanını uyduruyorlar, yargıyı kandırıyorlar ?! Bu konulara daha sonra gireceğiz, herkese hodri meydan diyeceğiz !

Hastahaneye geri dönelim; tarih 12 Ekim 2015;

Anjiyo için kasıktan kollardan damarları deldiler, hortumlarla girdiler, kalbime doğru basınçlı bir sıvı saldılar. Ekranda görüyorum; 4 tane su kanalı/damar tıkalı, sıvılara geçit yok, baypas/devre dışı kalacaklar, ayaklarımdan aldıkları damarları kalbime bağlayacaklar.

Saat 10:00 suları ; Önüme idam fermanını koydular, imzala şunu, birde yakının kefil olsun emi. Yeğen Fatoş okuldan geldi, dedim oku bakim, okudu; Okumaz olaydı, “amca biz Antalya’ya gidelim, sen okudun mu bunu…” demeye başladı, çocuk korktu. Korkulmayacak gibi değil, özetle; Bu ameliyatın risk düzeyi yüksektir, masada kalıp, tahtalıköyü boylama ihtimali banko, canlı kalma ihtimali şansınıza bir sonuç çıkıyor muvafakatnameden. Abartmışlar-ölmeden mezara koymuşlar kurbanları … Fatoş’a kimseye haber vermeyeceksin diye tembihliyorum, tamam amca diyor ama, sonradan anladım ki sağır sultana bile haber vermiş, Aldürbedeki çobanlardan bile selam gelmiş.

Ticaret; kar elde etme amacıyla zarar etmeyi göze almak, Tedavi; ölümü göze alarak ameliyat olmak.  Hırsızlık dediğim ticaretle benim ameliyat öpüştü eyi mi? Vay canına, buluşmanın böylesi-zıtların hain birliği (!)

Uyuşturucu/Narkozcu geldi; Hiçbir şey anlamadım, ben resmen uçmuşum, 19 saat sonra 13 Ekim 2015 saat 07:00’de tavanı gördüm, dedim beni buradan götürün.

İki saat sonra odaya çıkardılar, ben iyiyim deyip atladım ranzadan, hemşireler bağrışmadalar, beni sıkı sıkıya ranzaya bağladılar. Yan tarafta bir külotlu çorap var, onu giydirmeye çalıştılar, gerekmez deyip direnince giydirmekten vazgeçtiler. Çok sevinçliyim, az sonra beni gezdirecekler, bana kalsa tek başına uçarım, onlara göre bayılıp düşerim.

Refekatçılar; Nagihan hanım, Yeğen Fatoş ve Yeğen Mustafa; Allahları var bana iyi bakmadalar.

İkinci  üçüncü gün; Hemşireler bana alıştılar, takılıp, kakılmadalar, ani bir şeyler yaparım diye hep hazır kıtadalar. 16 Ekim Cuma günü terhis edin, tahliyem var diye türkü çığırıyorum, Dr. ne der bakacağız diye koro halinde üzerime gelirler, firar ederim ha deyince katıla katıla gülerler.

16 Ekim Cuma saat 16:00 suları;  Dr. Uğur kısa bir nutuktan sonra eve yolladı. Cumartesi, Pazar paso mahallede gezdim, ayak basmadık yer bırakmadım, Pazar akşamı damar alınan sağ bacağım mosmor kesildi kangren oldu sandım, ameliyata girerken bile bu kadar korkmadım.

Pazartesi koştum vardım doktora; Dr. Sevil hanım; “sünnet çocuğu gibisin, dediklerimizi yapmalısın, bak sana hatırlatırım, iki tane ameliyat var; Beyin ve Açık Kalp, sen bunlardan birini oldun, söylenenleri kulağın duysun.”

Bu zılgıt’tan sonra, varis çorabını da giydim, Doktorun dediklerine aynen uydum; Ameliyatın 30.ncu günündeyim, arabayı kullanıp işe gidiyorum, henüz ağaçlara tırmanmaya, denize çivileme ve kırlangıç dalmaya biraz daha zaman var diyor, arayıp soran herkese teşekkür ediyorum.

NOT: Bu arada ben hastanedeyken Lili’yi trafik canavarının biri ayaklarından ezmiş, Belediye barınağa götürmüş, yalnız kalan Fıstık bunalımlarda, masum masum kıyıda kenarda yatmada.

 

NO: Yazıyla ilgili olarak eklenen tarihsel görsellere ulaşmak için burayı tıklayın.

 Dipnotlar:


[1] Darağacında Son İstek-Son Sigara. Şiir

[2] Topkapı Sarayında Yaşam –Kitap Yayınevi

[3] Has-Bağçede ‘Ayş u Tarab Nedimler Şâirler Mutribler

[4] Londra’da British Library’ dedir.

[5] Haseki : Padişahtan Çocuk doğuran cariye

[6] Valide Sultan : Padişah Anası

[7] Silahdar Paşa ; Padişah halk içine çıktığında silahlarını taşıyan paşa

[8] Kubbe Veziri ; Divan-ı Hümayûn’da/Bakanlar Kurulunda yer alan vezir

[9] Hacı Beşir Ağa, Kitap Yayınları