You are here:
AHMETLER'DEN ALDÜRBE'YE GÖÇ YOLU PDF Yazdır E-posta
Salı, 07 Haziran 2016 23:18

“Uzak atalarımız; Mevlana’dan, Yunus Emre’den gelen Horasan genlerimiz, içimizdeki sevgi ve hoşgörü ağacını sonsuza kadar yaşatacaktır. Ahmetler’den çıkan Yörük göçünün varacağı son durak da Aldürbe’den sonra burasıdır zaten… “

Mehmet KOCAAKÇA

Ahmetler’in yaylaya göç zamanı, baharın başlangıcındadır. Otlar yeşerir, çiçekler rengârenk dizilir ve toprak yeşilliğinde filizlenir. Soluduğunuz havanın, yediğiniz ekmeğin, içtiğiz suyun tadı değişir doğanın baharında. Giydikleriniz değişirken, üstünüze bir ferahlık çöker, huzur örter sizi. Sevginiz dışa vurur, içiniz kıpır kıpır kıvılcımlanır. Yüreğiniz serpintili yağmurunda ateşlidir, baharın gelişinde. Baharın gelmesiyle yaşama tutkunuz canlanır. Toprak yeşerip ağaçta çiçek açınca bilin ki Ahmetler’den yaylaya göç hazırlığındadır.

Ahmetler’de üç ya da dört aile birlikte sürüyü otlatır. Tek başına davar ya da koyun sürüsü olan aileye az rastlanır. Birlikte hareket etmenin ve paylaşmanın bereketi var ekmeğinde, evinde. Obalar arasında yardımlaşma, hoş sohbet eksik olmuyor. Herkes elinden geldiğince komşusunun derdine derman kesiliyor. Herkesin kendi malını otlatması sonraki yıllarda gerçekleşiyor. Bir sürüde on davarı olan, otuz davarı, elli, yüz davarı olan birleşip tek sürü halinde güdülüyor. Az davarı olan yoksulluğun eziyetini çokça çekiyor. Karın tokluğuna bir veya iki koçlu koyuna, bir erkece bir yıl çoban duruyor yokluktan. Kuru katık ekmeğe talim edip, sürüsünü çoğaltacak yoksul olan insanlar.

Göç zamanı, develere ve eşeklere yiyecekler, giyecekler ve obanın çulu, yatağı yüklenir. Sürüler başka koldan, göçü saranlar patika yoldan Güğlen Dağı’nın eteğindeki Yazı mevkisinde dururlar. Oba ve sürüler bir ya da iki ay Yazı’da konaklamaktadırlar. Obalara kıl çadırlar kurulurken, ocaklara ateşler yakılırken, dövme aşı kaynatılırken göç telaşındadırlar.

Yedi yüzyıldır her yayla çıkışında, kervan yolunda diğer köylerin ve Çimi köyünün saldırılarına kalkan olmaktadırlar. Osmanlının yaptığı haksızlığa başkaldırdıklarından Horasan’dan, Torosların dağlarına sürgün yayılırlar. Önündeki sürüyü çalıyorlar, bir ikisini çalıp kesiyorlar olmadı, yol üzerinde taşa tutuluyorlar. Ahmetler’in insanı korku taşımıyor ama düşman işini gizli yapıyor. Komşu köylerin çobanları ağılındaki davarını ve koyunu çalıyorlar. Kabuğuna çekilse, sesini çıkarmasa daha beterini yapacaklarını biliyorlar. Yaşamak için karşı tarafın acımazsızlığına karşı savaşıyorlar. Saldırıları her an tetikte bekliyorlar.

Yokluk, yoksulluk sofrasında, kurt, canavar pusuda, yalnızlık var doğasında. Yaşamak için korumak ve korunmak zorundalar. Haksızlığa karşı her daim isyancı ruhları yaşatırlar. Özgürlüğüne ve ekmeğine el atılmasına, dil uzatılmasına dayanmazlar. Son ana kadar sabrederler, taşıp öfke seline kapılmasınlar diye.

Biz saralım yükümüzü eşeklere develere, göç yolu başlasın. Kızılcıklı’dan aşılsın, Beloluk’tan yol alınsın, Harmankaya’ya varılsın. Arkıçcadibi’nde geceleyip yatılsın. Yol ver Dervent boğazı çıkalım, Cemerler’in üstündeki Kandilce’de duralım, sırtımızdaki yükümüzü yıkalım, ay ışığında yıldızların altında yatalım. Aç, açıkta kalmasın ateşleri yakalım. Geceyi yıldızlara saralım, şafakta uyanalım, gün ışımadan yola çıkalım. Dedire önünde sürülerimiz, Yukarı Bucak’ta geridekileri bekleriz, Belen’de bir of çekip dinleniriz, Bucak önünde yaylamızı gözleriz. Yorgunluğa da bir bardak çay demleriz. Yokluk diz boyu ayakta çarık, sarı yemeni ve kara yemeni giyeriz. Üst baş yamalı bohça gibi yün şalvarla zenginiz. Yatağımız yeşilli toprağımız, yorganımız ay ışıklı, yıldızlı mavili gökyüzünü örteriz. Unu ekmek ettik, bulguru pişirdik, dövme aşını yedirdik, elmayı, ayvayı görünce dünyalar bizim olur sevinirdik. Mal hastalansa, kendimize bir hal olsa Kör Ali’ye pekmeze giderdik. Pelit ağacına asma ağdırmasını, üzüm sıkmasını Kör Ali’den öğrendik. Yolcu yolunda gerek obasıyla, sürüsüyle yol ver bize dağlar.

Davar sürüsündeki çan tık tık eder, koyun sürüsünün takası tın tın öter. Çoban köpeklerinden Sekili bir öteye, Çıbar bir beriye, Gora ise çakala, canavara ürer. Oğlaklar ayrı, kuzular yanık sesli meler. O da can salsan anasına kavuşmayı bekler. Toz duman kalkar yerden, biz geçeceğiz Çimi köyünden. Para kesecekler çobanın elinden, gidip gelmediği Akdağ’ın eteğinden, Sayyatak’ta, Bozlağan’da yatıp gelmeden, ne anlar el adamı senin dilinden.  

Adımız kalmış yazılmayan mezar taşında, Höke Yusuf kalmış yayla başında, oğlu Karaca uzanmış yanı başında, Ismahan ana Aldürbe alanında toprak olmuş, analı  kızlı Fetiş ebe Çakıl başında, Ahmetler’in yürekli yiğitleri karlı toprak altında, yedi cihan da gelse üstüne, çoban ateşleri yanar Ak Dağ’daki obalarında.

Çimi köyünün alt tarafındandır geçişimiz. Üst tarafta harman yerinden gelecek taşları bekleriz. Çimililer harman yeri üst yakada kaldığından kendileri görünmez. Sadece taşların üstümüze gelişinden, kendimiz bir kenara çekiliriz. Onlar da önce devenin üstündeki su kabaklarını hedef alıyorlar. İçeceğimiz suyu kabaklarda taşıyoruz. Aç susuz koymak yolda bizi amaçları. Bizim uşaklar harman yerine çıkasıya Çimili’den eser kalmıyor. Her göç çıkışımızda karşımıza çıkmadan hır gür çıkarıp bizi oyalıyorlar. Beş altı kişi olup yol kesiyorlar. Yalnız göç yolunda tek başına giden, Ahmetlerli arıyorlar.

Günlerden bir gün yoldan Gebeceli geçerken, Çimili’nin biri de onu seçer, “nerdensin, nerelisin” derken, Gebeceli de uyanık ya dayak yemektense “Gebeceli gebere kalsın ben Amatlarlıyım.” der. Ama bu söz onu kurtarmaz, tersi olur. Gebeceli, sopalı dayağın eleğinden geçer.

Çimi köyü Akdağ’ın zirvesinde bir oba ateşi yakmıyor. Kendilerinin ayak basmadığı topraktan otlak parası topluyorlar. Taş attılar, silah sıktılar, malları tokata(*) tıktılar, yolu kesip kapattılar, mahkemeye de başvurdular, paralı adamları tuttular, devleti de arkalarına aldılar.  Olmadı, herkesin geçtiği yola Ahmetlerli geçmesin diye demir kapı taktılar. Oysa biz bu yollardan asırlardır geçiyoruz. 1500’lü yıllarda Kanuni Sultan Süleymen Ahmetler’e tahsis etmiş buraları. Haritalarda da yüzlerce yıldır Ahmetler Yaylası olarak yazılıyor. Bu topraklar her daim bir ana gibi kucak açtı bize.

Ömür tüketiriz yokluktan ve yoksulluktan. Kula kulluk etmeyiz, korkumuz sadece Allah’tan. Alnımız ak, yüreğimiz pak, ayrılmayız toprak anadan. Size de kucak açtık Ahmetler Kuyusu’ndan. Gönül zenginiyiz, birlik olup paylaşmaktan. Sevgimiz nergisli, emeğimiz laleli, umudumuz çiçekli, su gibi akıyoruz karlı dağlardan.

Yayla boğazından geçerken çiçeklerin güzelliğinden insan, yeni doğmuş gibi huzur içinde kalıyor. Sarıdan, pembeden, maviden, mordan, beyazdan, kırmızıdan, yeşilin içine serilmiş çiçeklerin güzelliğine doyulmaz. Kar kaplamış Aldürbe’nin üstünden, Akdağ’ın eteğini. Baharın tadında biz geldik Aldürbe uyan! Pantır Dede kalkıver, geldi uşaklarımız, Tekeli selamet mi çobanlarımız, İhtiyarlı yansın ataşımız, Emir El kıl çadırdan kurulsun obalarımız, Molla Mehmet El açtım okunsun dualarımız, Akça El vur ateşe kaynasın kazanımız, Şaban El serilsin soframız, Ecevit El uzatıver, pişti dövme aşımız, Deli Ahmet, Delibaş Dede çağır gelsin dostlarımız, göçü sardık geldik Aldürbe’ye. Daylağın Mustafa, Koca Mustafa’nın Mehmet, Deli Ahmet’in Huriye, Delibaş Süleyman’ın Ali yazsın alın yazımızı. Bekçi’nin Ali, Deli Murat’ın Selçuk, Kara Osman’ın İbrahim alıp gelin sazlarınızı. Söyleyin yer titresin, gök işitsin, söyleyin içten içe bizim türkülerimizi.

İşte geldik Aldürbe! Göçümüzü yıktık karlı dağların eteğine. Yazları sana sığınırız; al bizi koynuna, sakla bizi kem gözlerden, koru bizi düşmandan!

Kurtuluş Savaşında Mustafa Kemal’in ordusuna en büyük yardımı yaptığı için “Akseki’nin Yıldızı” seçilen Ahmetler, her zaman yalnız kalmış. Ama yine de bu topraklara bağlılığın, Türk törelerinin, cumhuriyetin ve öz kültürümüzün örnek temsilcileriyiz.

Yıllardır uğradığı haksızlıklara rağmen doğasından gelen gururuyla yaşama karşı direniyor Ahmetler. 300 yıllık yayla davalarıyla, içtiğimiz suyu elimizden alacak HES belasıyla kuşatılsak da bu toprağın bütün değerlerine olan bağlılığımızı herkes bilir.

Yalanımız olmaz bizim, haksızlığa da gelemeyiz. Uzak atalarımız; Mevlana’dan, Yunus Emre’den gelen Horasan genlerimiz, içimizdeki sevgi ve hoşgörü ağacını sonsuza kadar yaşatacaktır. Ahmetler’den çıkan Yörük göçünün varacağı son durak da Aldürbe’den sonra burasıdır zaten…