You are here:
BU YAZI 3. OLDU! PDF Yazdır E-posta
Cumartesi, 18 Haziran 2016 13:30

Emekli Öğretmenler Grubunda yayımlanan "Anı" Yarışmasında bu yazıyı 3. seçmişler. Beni eskilere götüren daha önce sitemizde de yayımlanan bu yazıyı sizlerle paylaşırken
o günlerden bir iki "siyah-beyaz" da ekledim.

İşte 3.'lük alan yazı: GÜLSÜM NİNENİN DUALARI

Mustafa Koç

İlkokulu bir köy okulunda bitirdim. 5. Sınıftan sonra da öğretmen okuluna başladım. Öğretmen okulunu bitirdiğim yıl, Manavgat'a yakın bir ova köyüne atanmıştım. Ancak kendi köyüme öğretmen atanamadı. İlköğretim Müdürü Bekir Ünal beni çağırdı ve “Ahmetler’e gider misin?” dedi. Burada rahatıma bakmak varken Ahmetler öğretmensiz kalmasın diye "dağın başındaki yokluğu ve yoksulluğu" tercih ettim. Mesleğimi çok seviyordum.

Henüz 17 - 18 yaşlarında bir çocuktum. Ancak öğretmen okulu bize, bu yaşlarda bile bir köyün bütün sorumluluğunu alabileceğimiz bir özgüven ve bilinç veriyordu. Şimdi köyümün çocuklarına eğitim verecektim. Gerçi henüz çok gençtim ve öğrencilerimden çoğu adeta çocukluk arkadaşlarımdı.

Ahmetler'de büyük bir özveriyle ve severek çalıştım. Burada çalıştığım yılları, gerçekten meslek hayatımın en güzel iki yılı olarak hiç unutmuyorum. Çünkü doğduğum toprakları ve insanlarını çok seviyordum; çocukları da çok sevmiştim. Yalan değil ya onlar da beni sevdiler. Belki de daha sonraki meslek hayatımda yaptığım işi sevmemde onların da payları var.

***

İşte bu duygularla Ahmetler’de çalışırken bir ilkbahar sabahı okul lojmanına Gülsüm Nine çıkageldi. O zamanlar 50-60 yaşlarında ufak tefek, kısa boylu, sevimli, narin bir kadındı. Ayrıca o; seferberlik yıllarında köyleri basan eşkiyalardan köyü korumak için bölgede Deli Ali olarak ün yapmış, ele avuca sığmayan bir adamın karısıydı. Henüz cumhuriyetin ilan edilmediği yıllar... Osmanlının son dönemlerinde ortalarda eşkiyalar dolaşır, köyleri eşkiyalar basarmış. İşte bu Ali Efe sayesinde Ahmetler'e eşkiyaların pek uğrayamadığını duyardık. Ama ne var ki Ali Efe de sonunda bu yolda öldürülmüş.

Sabahın erken saatinde Gülsüm Nineyi buyur ettim. Oturdu ve hemen söze girdi:

"Ay oğlum" dedi; "Senin için köyde çok iyi bir hoca diyorlar. Ne olur bana bir muska yapıver, her yerlerim ağrıyor, dün gece sabaha kadar yatamadım. Sana dualar ederim."

Bir an için düşündüm. Bu, benim yapacağım iş değil; ama bu duygularla kapımı çalan yaşlı kadına ne demeliyim; o anda şaşırdım kaldım. Bir yandan onu oyalarken diğer yandan "Acaba ne yapmalıyım, nasıl davranmalıyım?" diye düşünüp duruyordum:

Şimdi ben büyük bir umut ve beklentiyle okula çıkıp gelen yaşlı kadına; “Anacığım, muska yapmak benim işim değil.” desem ne faydası olacaktı. Ya da çok mekanik bir düşünceyle; “O ağrılar muskayla geçmez, gel seni doktora götürelim.” desem doktor nerde? Hele hele, “Nineciğim bunlar hurafe, böyle şeylere inanma, biraz üşütmüş olmalısın, kendini soğuktan koru, gel sana bir sıcak ıhlamur içireyim.” desem neye yarar...

Bu düşünceler kafamda dolanırken onun umutlarını kırmamak için o anda karar verdim, onu bu şekilde geri çevirmemeliydim. Büyük bir kararlılıkla:

“Tamam; sen merak etme, ben sana bir muska yapayım, inşallah iyileşirsin!” deyiverdim. Yüzü güldü; “Allah senden razı olsun oğlum.” dedi.

Hemen ince uzun bir kağıt hazırladım. Sevgili babamın da önermesiyle kendi kendime Kuran yazısını öğrenmiştim. Eğer eski yazıyı bilmeseydim bile belki muskayı Türkçe yazardım ama yine aynı şekilde davranırdım. Çünkü Allah Türkçe de anlar diye düşünürdüm.

3-4 cm eninde ince uzun bir kağıt kestim. Kağıdın üstüne sağdan sola doğru, eski yazıyla ama Türkçe olarak hiç unutmadığım şu cümleleri yazdım: “Bismillahirrahmanirrahim. Allahım, Gülsüm ebemin (burada nineye, ebe denir) ağrılarını dindir; ona sağlık ve şifalar ver. Onu mutlu et, onu hastalıklardan ve her türlü belalardan koru. Sen esirgeyensin. Amin…”

Yazı bitince üst köşeden üçgen gibi katlayarak muskayı bitirdim. Ama içim o kadar rahatladı ki; büyük bir inançla, biraz da gururla elimdeki katlı kağıdı bir bez parçasına sararak ninenin eline verdim:

“Nineciğim, bunu üstünde taşı; Allah sağlık ve şifalar versin sana. Merak etme iyileşeceksin.” dedim.

Onun ne kadar mutlu olduğunu tarif edemem. Sevinerek kalktı ve dualar okuyarak çıkıp gitti.

Aradan iki üç gün geçtikten sonra yine sabahın erken vaktinde kapım çalındı. Açtım; Gülsüm Nineydi. Aslında üstüme düşen görevi yapıp olayı unutup gitmiştim.

“Hoş geldin, gir içeri, nasıl oldun?” dedim.

Güler yüzüyle yüzüme baktı ama içeri girmedi. Elinde beyaz bir beze sarılı küçük bir paket vardı.

“Sağ ol oğlum, hemen döneceğim” dedi. "Allah senden razı olsun“ demek için geldim. Şuncağızı da al ama az deme.” diyerek elindeki paketi elime tutuşturuverdi. Fazla beklemedi; “Senin yaptığın muskadan sonra her tarafım iyileşti; ağrılarımın hepsi dindi. Dün gece rahat bir uyku uyudum. Ellerin dert görmesin; Allah ne muradın varsa versin…” diyerek kapıdan döndü.

Okuldan aşağı doğru giderken arkasından baktım. O kadar mutluydu ki… Paketi açtım; içinde burada “bükme” denilen 7-8 tane tereyağlı, peynirli katmer vardı. Ne diyeceğimi şaşırmıştım; ama yalan değil ya derin bir sevinç duydum. Hayatımda ilk kez “muskacılık” yaptım ve işe yaradı. Bu durumu açıklamak için çok şey söylenebilir belki ancak ortada görünen bir gerçek vardı: Gülsüm Ninem iyileşmişti ve benim yazdığım muskayla iyileştiğine inanıyordu. Ben de onun dualarını almıştım.

Ne zaman bir zorluğu yensem, bir güçlüğün altından kalksam daima bunun öteki insanlara karşılıksız olarak verdiğimiz manevi yardım ve destekler nedeniyle; onlardan aldığımız manevi gücün etkisiyle olduğuna inanırım.

Adım “Muskacı Musta’fendi”’ye çıkmasa da Gülsüm Ninenin dualarını hala hatırlarım.