You are here:
GERÇEĞİN KUTUPLARI PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 13 Ekim 2016 21:36

Arife  KALENDER

Bu yazı,
“Hayal Kültür Sanat Edebiyat Dergisi Sayı: 59
(Ekim-Kasım-Aralık) 2016” da yayımlanmıştır

      Yazı, başından bu yana, yazanla okuyan arasında sorular sordurmuştur. Çoğunlukla da yazılanlar birebir yazarın yaşamına, düşüncesine, kimliği ve kişiliğine bağlanmış, onunla özdeş tutulmuştur. Okuyucu, çoğunlukla yazar tarafından yaratılan kahramanları severken, nefret ederken, âşık olurken; bir süre sonra onları yazar portresinde görmeye başlar.

      Yıllar önce bir programda, izleyicilerden biri “Gülün Gürültüsü” şiirimi okuduktan sonra: “Sayın Kalender, siz yetmişli yıllarda devrimci şiirler yazardınız, şimdi güle, bülbüle dadanmışsınız” diye eleştiri getirmişti. Dönemlerin sanatı etkilediği, biçimlendirdiği bilinir. Söyleyen kişi yetmişli yılların rüzgârında kalırken; benim söylem biçimim, şiire bakışım, işçiliğim değişmişti. Aslında özde, yani şairin bakışında, yorumlamasında, değişen bir şey yoktur, ama okuyucu yıllar sonrasında yazardaki değişimi genellikle göremez. Yazar yıllarca yazdığı konuda derinleşirken, yeni yollar, arayışlar denerken; çoğunlukla okur, ilk fotoğrafta bekler.

       Kimi eserler, yazan için yaftaya dönüşür. Gorki’nin başka eseri yokmuş gibi, onu hep “Ana”yla, Yaşar Kemal’i “İnce Memed”le anarız. “Memleketimden İnsan Manzaraları” hemen Nâzım’ı çağırır. Ahmet Muhip Dıranas, bir gün Edip Cansever’le sohbet ederken: “Yahu, bu ‘Fahriye Abla’ bana yapışıp kaldı. Nereye gitsem,  konu oraya geliyor” diye yakınıca, Cansever: “Eee, ne yapalım, herkesin adına kayıtlı bir eseri oluyor. ‘Masa’ da benim için öyle” der.

      Ülkemizde yazarı, şairi izleme, ondaki değişimi gözleme alışkanlığı fazla olmadığı için; hangi edebiyatçıyı ilkin nasıl tanımışsak, o gözle görmeyi yeğleriz. Kimi zaman da yazarın yazdıklarını toplumsal ve siyasal yaşama, geleneklere, etik kurallara göre değerlendiririz. Bir kahramanın söyledikleri, bir şiirin düşündürdükleriyle çok yazar şair tutuklanmış, hapsedilmiş, işkenceler görmüştür. Yani yazıdaki gerçeklikle, yaşamdaki gerçeklik bir tutulmuş, yazının düşsel ve düşünsel ürün olduğu unutulmuştur.

       “Gerçeklik” konusu, okuyana ve yazana göre değişir. Ressam Claude Monet’ten çok yakın bir arkadaşı portresini yapmasını ister. Yıllarca oyalar ama bu istekten kurtulamayacağını anlayınca ‘olur’ der. Portre çalışması aylar sürer. Arkadaşı her gün sabırsızca bitip bitmediğini sorar. Sonunda bir gün göreceğini öğrenir, atölyeye giderek, heyecanla üstü örtülü resmi görmeyi bekler. Ressam örtüyü kaldırdığı anda, arkadaşının yüzü kıpkırmızı olur. Sinirlenerek:  “Aşkolsun dostum, aylarca beni bunun için mi oyaladın, hiç bana benziyor mu? Bu ne biçim portre?” diye çıkışınca, ressam: “Ya, senin suratın çürük patatese benziyorsa benim ne suçum var” der.

       Sanatçının gerçekliği ile (baktığı, gördüğü, düşünüp düşlediği, algılayıp sezinlediği), okurun ya da izleyicinin gerçeği farklıdır, olmak zorundadır. İkisi de aynı şeye, aynı gözle bakmış olsalar sanat eserleri çıkmaz. Sanat, gerçeği estetikle değiştiren, ona farklı boyutlar getiren bir olgudur. Doğanın ve yaşamın sunduklarını, sanatçı öznel yapısına göre (bilgi, algı, birikim, zekâ, sosyo-ekonomik koşullar, dünyaya bakış…)değiştirir. Bu değiştirme işlemi, gerçeğin değiştirilmesi, kimi okurun da, var olan ekonomik, siyasal sistemlerin de işine gelmeyebilir. Düşünsel ve toplumsal kutuplaşmalar, etik ve etnik önyargılar; eseri didiklemeye başlar. Ahlaksız bulunarak, eşkıya konumuna sokularak, ya da tümüyle yasaklanarak değersizleştirilmeye, yok edilmeye çalışılır.

       Bu bağlamda, ülkemizde kadın yazarların durumu daha da zordur. Yazar, romanında bir fahişeyi anlatmışsa, ya da gizli bir aşk ilişkisini yazmışsa; konu hemen yazarın namusuna bağlanır. Yakın zamana kadar, kadın yazarların; aile, işyeri, koca ve baba korkularıyla özgür yaratılarını gerçekleştiremedikleri, eserlerinde bu kaygıyla yaşadıkları bilinen bir gerçektir. Alberto Moravia’nın “Romalı Kadın”ını bir erkeğin yazmış olması, kadın dünyasının tüm derinliklerine inebilmesi okuyanı şaşırtmış, yazarın cinsel yaşamını sorgulatmıştır. Şiirde ise seksenlere kadar şair kadınların rahatlıkla erotizmden yararlandıkları söylenemez. Yüzlerce yıl eline kalem verilmeyen kadınların, bugün bile yazdıkları şiddet konusudur.

       Etnik konular da kimi yerde aynı baskıyı görmektedir. Yazarın Türk, Kürt, Ermeni, Rum, Alevi, Hıristiyan, Müslüman olması; yazdıklarına eleştirel ve suç arayan bakışı getirirken; yazılanlar direkt yazarın kimliğiyle bağdaştırılmakta, yazılan aracılığıyla bir gruba, topluluğa karalama yapılmaktadır. Çeşitli baskılar yüzünden, yazınımızda el atılmadık yüzlerce konu var. Yaşamdaki ya da düzendeki çarpıklıkların birçoğuna el atılamamakta (Ensest, ergenlik kaymaları, eşcinsel ilişkiler, devlet birey çelişkileri vb), bir anlamda yazı alanı daralmaktadır. Aynı baskı ve yönelişleri sinemada ve yontu sanatında da görmekteyiz. Çıplak kadın heykelinin kırılmasıyla, gerçek yaşamda namus uğruna öldürülen kadın aynı yerdedir. Sanatın gerçeği, estetik ve özgürlükten yanayken; yaşamın gerçeği gelişmemiş ülkelerde şiddet ve kabalık barındırır.

       “Şairin yaşamı şiire dahil” sözünden hareketle, elbette yazılanların çoğunda yazara ilişkin çok şey bulabiliriz. Bulduğumuz ‘yazara dair’ veriler, tümüyle gerçekle örtüşmeyebilir. Çünkü yazar yalnızca kendi gerçeğini değil, başka insanların hatta ilk insanın, hayvanların, bitkilerin, yani tüm evrenin de gerçeğini yazar. Bunca bolluk içinde, neyin yazarın yaşamına, kimliğine; neyin başkalarına ait olduğunu ayıklamak olanaksızdır. Doğan Hızlan’ın dediği gibi: “Her yazar, kurtuluş savaşını yazmak zorunda değildir”. Yazmışsa da, bu eser edebi açıdan değerli olmayabilir. Bir eserin (şiirin, romanın, öykünün) toplumun kabul gördüğü konuda, söylemde yazılmış olması onu önemli kılmaz. Her bir yazı türünü nitele taşıyan ölçütler vardır. Kim, neyi, niçin yazmış olursa olsun, edebi yazım kuralları içinde değerlendirilmelidir.

        Sanatçı dünyaya farklı bakar, farklı algılar, farklı yazar. Toplumdaki çelişkiler, sorunlar, acılar ve kıyımlar ilkin onu etkiler, onun düşüncesini hareketli kılar. Bu nedenle yazarın, sanatçının duyarsızlığı düşünülemez. Ama ondan yalnızca yazılarıyla dünyayı, ülkesini kurtarması da beklenemez. “Bu kurtarma” eylemini yaparken, kuruluğa düşmesi, sanattan uzaklaşması, sadece düşündüğünü iletmeye yönelmesi ise edebiyattan başka bir şeye dönüşebilir.

     Yetmişli yılların başında; iki üç yıl, o günlerde Cağaloğlu’nda bulunan Hayat Mecmuası’ na bağlı ‘Doğan Kardeş’ yazı işlerinde çalıştım. (Cennet Muhallebicisinden önceki dar sokağın içindeydi.) Yazar Şevket Rado tüm birimlerin (Ses, Hayat, D.Kardeş, Atlas) Genel Yayın yönetmeniydi. Adını ortaokuldaki Türkçe kitabından biliyordum. “Tatlı Dil” başlıklı bir yazıyı sınıfça severek okumuş, öğretmenimizle birlikte saatlerce konuşmuştuk. Yazının sıcaklığını hâlâ anımsarım. Şevket Rado adını duyunca çok sevinmiştim ( O günlerde 22 yaşındayım!).Fakat çalışanlardan dinledikçe ve bir gün kendisini görünce; ne tat kaldı ne dil. Buz gibi, kendisini beğenmiş bir adam… Yazarın yazdıklarıyla, okurun beklentisinin ilk karşıtlığını o zaman yaşamıştım. Sonraki yıllarda; sevgi sevgi diye yazanların çoğunun sevgisizliğini görmem; hak, hukuk, eşitlik diyenlerin çoğunun yazdıklarıyla yaptıklarının zıtlığını fark etmem uzun sürmedi.

        Dil aracılığıyla kurulan ‘yapay yaşam’, kendisine gerçeklik bulurken; yaşamın asıl gerçeği tüm katılığıyla yerinde durur. Yazılanlar dere taşları üstünden akan sular gibidir, kaya ise gerçeğin kendisi. Sular zaman içinde kayayı parçalar, yontar, yosunlaştırır. Şeklini, rengini değiştirir. Bu da dilin, yani edebiyatın değiştirme gücüdür. Edebiyat devrim yapmaz, devrimin yavaş yavaş oluşumunu hazırlar. Sanat beyin ve yürek işidir. Bu oluşumun hazırlanışında yazara direkt görev vermek, ondan ‘şunu, şu şekilde’ yazmasını beklemek, koşullandırmak ya da yöneltmek yaratıcılığı engeller.

      Yaşam her koşulda doğrudan, haklıdan, güzelden yanadır ve sanat aracılığıyla estetiğini yaratır. İster hapiste, ister dağ başında… Yeter ki düşünen düşleyen yazanlar olsun! Kitaba, yazıya ne kadar yakın olursak, ömrümüze katarsak; yazara da o denli yaklaşmış oluruz.

     Yazarların özgürce yazabildikleri bir dünya dileğiyle…