You are here:
SINAV SABAHI “GÖĞ EKİNİ BİÇERKEN…” PDF Yazdır E-posta
Pazar, 03 Haziran 2018 19:57

Huriye HEARN

Erken sayılacak bir saatte çıkıyoruz yola. Kızım telaşlı;

“Anne trafik olmaz değil mi? Geç kalmak istemiyorum.” diye endişeli gözlerle iç geçirdi. “Kalmayız merak etme, çok ergen gidiyoruz.” diyorum, ama burası koca bir şehir aslında, adeta mink bir ülke bazılarına göre.

Daha önce hiç gitmediğimiz bir lokasyonda sınava girecek olan kızımla erkenden ulaşıyoruz okula. Bizden önce gelen heyecanlı veliler ve gençler okul bahçe kapısının önünde bekliyorlar, herkes bir şeyler mırıldanıyor. Güneşin henüz merhaba dediği kent soğuk bu gün ve birden üşüdüğümü hissedip yakınlarda bir pastane bulmayı düşünüyorum.

Elif’e pastaneye gitme fikri iyi geldi.

“Vakit çok, gidelim” dedi.

Yolun karşı tarafında sıralı dükkanların tabelalarını gözden geçiriyorum.

“Evet bak bir pastane var orada” dedim ve oraya doğru yürüdük. Belki de ilk müşterileri biz olduk pastanenin. Bu yüzden gülümsedi pastaneci:

“Buyuruuun…” dedi uzun uzun.

“Bu gün burası çok kalabalık olacak” dedim.

“Niye ki?”

“Sınav var okullarda” dedim. Adam:

“Bilmiyordum” dedi.

“Aşağıda üç okul var, orada sınav” dedim okulların adını bile ilk kez duyan bir pastanecinin belki de en bereketli günü olacaktı bu gün.

Sonra tanıdık simalar gelmeye başladı pastaneye. Sohbetler ediliyor, herkes pozitif olmaya çalışıyor ama içlerindeki bilinmezlik duygusunun verdiği kaygı herkesin gözünden okunuyordu.

Aradan epey zaman geçtikten sonra okula doğru gitme zamanı geldi. Hep birlikte az ilerde yokusun yamacındaki okullara yöneldik. Kapılar açılmıştı. Okul bahçesine girmeden kızım, bir arkadaşı ile vedalaştı. Tuhaf bir veda idi bu sanki dünyanın iki farklı kutbuna yolculuk yapacaklar gibi sarıldılar, başarılar dilediler birbirlerine.

Duygulanıyor insan istemeden ama biz anne ve babalar duygularımızı saklıyoruz, belki de en büyük oyunculuk deneyimini bizler orada sergiliyoruz. Hiçbir şey yokmuş gibi sıradan bir gün yaşıyormuşçasına gülümsüyoruz onlara. Sonra ayrılıyoruz sınav sonrasında buluşacağımız yerleri konuşup “hoşça kalın” diyerek kucaklıyoruz çocukları.

Okul bahçesi, çocuklarının iyi bir liseye girmesini umut eden velilerin heyecanını yaşayan veliler ile tıklım tıklım dolup taşmış. Kalabalığın içinden iki hayalet gibi süzülerek ana kapıya geliyoruz. Öğrenciler alınmaya başlanıyor. Kucaklıyorum kızımı ve ona güvendiğimi, elinden gelenin yapmasını, olumsuz bir şey olursa takılmamasını söylüyorum. Klasik olumlu cümleleri sıralıyorum tek tek.

“Anne hoşça kal” deyip baden gözlerindeki derin hüznü de alarak koca demir kapıdan giriyor içeriye.

Birer birer gidiyor gençler sanki uzak bir yerlere gider gibi. Bütün gözler koca demir kapıda kalıyor. Kapanıyor devasa kapı ve bir sessizlik oluyor bahçede. Derken sınav başlama saati geliyor.

Herkes kendi üsulünce dualar ediyor. Kimisi küçük bir Kur’an almış eline, kimisi dua kitapları, kimleri de ellerini gökyüzüne açmış en masum haliyle yakarıyor Allah’a. Tuhaf bir psikolojik çember oluşuyor. Kalabalığın arasından sıyrılıyorum okul bahçesinin yamaçlarına dikilen süs dut ağaçlarının altına oturuyorum. Kızım arkadaşları ve öğrencilerim, aylardır çalışan emek veren tüm öğrencilere kalbimdeki bütün pozitif enerjiyi gönderiyorum dua ediyorum hayallerindeki okullara gitmeleri için.

Uzaklarda bir iş makinesinin tak tak eden sesine takılıyorum aniden sonra umarım öğrenciler bu sesten etkilenmez diyorum. Sonra güneşin henüz ısıtmadığı soğuk toprağı okşuyorum rengarenk kır çiçekleri ile dolu, hepsi ayrı güzel ayrı renk tonunda koca şehirde bile var olma çabalarına hayran kalıyorum. Bu güzel manzara kızımı arkadaşlarını ve öğrencilerimi düşünmeme neden oluyor. Bu ülkenin çiçekleri diyorum tıpkı elimin altındaki sarı, pembe, kırmızı, mor çiçekleri gibi Anadolu’nun kır çiçekleri diyorum onlara. Her birinin hedefi gideceği okulları düşleyip edineceği mesleklerin hayallerini kurduklarını biliyorum. Bu sınav ile ya hayallerindeki okullara girecekler, çalışmanın ve emeğinin kutsallığına olan inançlarını perçinleyecekler, çalışmanın bir erdem olduğunun farkına varacaklar ya da ne kadar çalışırsak çalışalım, bunu aşamayacağız dedikleri toplu bir yanılsama buhranında gelgitler içerisinde şekillenecek bir yaşama merhaba diyeceklerdi.

Bütün bunları düşünürken sınavın ilk bölümü çoktan bitmiş öğrenciler koca demir kapıdan birer birer azat edilmiş kuşlar gibi bahçeye koşmuşlardı. Hepsinin yüzünde bir gülümseme hakimdi. İlk çıkanlar;

”Sözel çok kolaydı” dediler. Herkes çıktı ama benimki sonlara doğru göründü. Yine endişeli bir ses tonu ile;

“Bu bölüm kolaydı, daha zor olacağını düşünmüştüm” dedi. Durdu;

“O zaman öbür bölüm zor olacak anne” dedi.

Şimdi bunu düşünmemesini söyledim, yanında arkadaşı da vardı.

“Bekleyip göreceğiz, siz iyi çalıştınız onu da yaparsınız sizlere güveniyorum” dedim.

Arkadaşı ve onun ailesi birlikte okul bahçesinde oturmaya karar verdik. Zaman su gibi aktı, ara bitti yeniden şu ızdırap ve korku dolu vedalaşma anı geldi. Gülümsüyoruz, şakalar yapmaya çalışarak onları gülümsetmeyi deniyoruz ama bir türlü olmuyor. Kendi içlerinde yapmış oldukları muhakeme yüzlerinden okunuyordu. Koca demir kapıdan bir kez daha girdiğini gördüm. Kalabalık dağılıyordu, sakinleşmişlerdi sanki okudukları dualar kabul görmüştü gök semada. Herkeste bir huzur var gibiydi. Aslında bu fırtınadan önceki seslikti.

Okul bahçesinde beklediğimiz sınav maratonunun bitmesine az bir zaman vardı artık ve tek tük öğrenciler çıkıyordu bahçeye sınavdan. Yüz ifadelerinden sınavın çok zor olduğu anlaşılıyordu. Çıkanlardan tek cümlelik yorumlar her şeyi özetliyordu. Bahçede:

“Anne çok zordu, yapamadım” diyenler, hiç bir şey söylemeden anne kucağına sığınıp hıçkıra hıçkıra ağlayalar, “Anne gidelim buradan” diyenler, “Bu nasıl bir sınav, sözel bu kadar basit, sayısal bu kadar zor olur mu!” diyenler, “İnsan biraz adil olur, sözelden de zor soru koyarak dengelenmeliydi bu sınav” diyenler vardı. “Matematik şampiyonları geçti, biz kaldık” diyenler ve “Kızların zaten matematiği çok iyi olmuyor, erkelerin matematik becerileri yüksekti, kızlar iyi okullara gidemeyecek” diyenler…

Etrafımda yüzlerce farklı yorum, ağlamaklı gözler, umutsuz gençler vardı. İçim acıdı, çaresiz kaldım, birden ürperdim; sanki mahşerde idik ve çocuklar sırat köprüsünden geçmeye zorlanmışlardı.

Bu arada bir yandan da gözüm kapıdaydı; kızım yine en son çıktı; merdivenlerden inişinden, adımlarından ve badem gözlerindeki nemden sınavının beklentisinin altında olduğunu anlamıştım. Ona kocamam sarıldım. “Her şey geçti, sen elinden geleni yaptın artık, bundan sonrası kısmet” diyerek tuhaf bir kabullenme göstersem de onun iç dünyasındaki fırtınayı anlamak kolay değildi.

“Ama anne, hayallerimdeki okula gidemeyeceğim, bunun ne demek olduğunu anlıyor musun sen? Ben bu kadar çok çalıştım, adalet mi bu anne?” diyen çığlığı duymak, hıçkırık ve gözyaşlarını silmek çok zordu. Sınavda bir kaç soruya zamanı kalmamış boş bırakmıştı.

Bütün gençler aynı şekilde üzgündü. Bu kadar gencecik yaşta başarısızlık duygusunu yaşamak zorunda mıydılar? Oysa onlar çok çalışmışlardı “çalışan başarır sözü bu sefer yanılttı.

”Bu sınavda bir nesil daha içlerindeki korku, başaramama, öğrenilmiş çaresizlik duygusunun verdiği travma ile bir ömür sürecek eğitim öğretim hayatına başlayacaklar. Biz Yunus Emre’nin dediği gibi “ göğ ekin biçtik” bir sınavla daha…

Ve biz büyükler, gece saat birlere kadar ders çalışan, bir yıl boyunca bahçeye bile çıkmayıp masadan kalkmayıp günde beş yüz ile bin arası soru çözmeye yönlendirilen, en güzel çocukluk yıllarının üç yılını bir hayalin peşinde koşarak tüketen, sığınacak bir çocukluğu bile olmayan geçler yetiştirdik…

Sanırım hepimiz mutluyuz şimdi. Çocukların hayallerini gömerek, onları “nitelikli okul” sınavı diye daraltılmış bir sırat köprüsüne sürdüğümüz için ne kadar mutlu olabilirsek, o kadar mutluyuz!....