You are here:
Bugünkü Ahmetler'in Kuruluşu PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 16 Şubat 2009 09:36

Köyümüzün Kuruluş Öyküsü

Mustafa KOÇ 

Bölgenin en eski köylerinden biri olan Ahmetler'in dilden dile dolaşarak gelen öyküsünü merak ediyor musunuz? Ahmetler, ilk olarak nereye yerleşti? Başka köy yerlerimiz var mıydı? Ahmetler köyü nasıl kuruldu? Bütün bu soruların cevabını aşağıdaki yazıda bulabilirsiniz.

Bugünkü yere kurulmadan önce köyümüzün üç yere konduğunu, çeşitli nedenlerle buraları terkederek yeni yerleşim yeri kurduklarını biliyoruz.  

Köyümüzün Kuruluş Öyküsü

Bölgenin en eski köylerinden biri olan Ahmetler'in dilden dile dolaşarak gelen öyküsünü merak ediyor musunuz? Ahmetler, ilk olarak nereye yerleşti? Başka köy yerlerimiz var mıydı? Ahmetler köyü nasıl kuruldu? Bütün bu soruların cevabını aşağıdaki yazıda bulabilirsiniz.

Bugünkü yere kurulmadan önce köyümüzün üç yere konduğunu, çeşitli nedenlerle buraları terkederek yeni yerleşim yeri kurduklarını biliyoruz. 

Tarihteki büyük Türk göçü sırasında Orta Asya’dan, Türkistan’ın Horasan bölgesinden göçüp gelen Türk boylarından olan atalarımız, ilk olarak Manavgat’ın Çavuşköyü ve Hacıobası köyü arasındaki toprakları yurt edinmişler.

Köyümüzün ilk olarak Horasan'dan gelen Ahmet adlı üç çoban tarafından kurulduğunu bilmeyen yok. Ancak Horasan erenlerinden Mevlana ile Hacı Bektaş Veli'nın hemşehrisi olan bu üç Ahmet'in de bu evrensel Türk büyükleri gibi özelliklere sahip olduğunu da unutmamak gerekiyor. Çünkü derler ki bu üç Ahmet'ten biri "cesareti", biri "adaleti" biri de "asaleti" temsil ediyordu... Ahmetler köyünü kuran ilk atalarımızın bu özelliklerini, hepimiz gururla hatırlamalıyız. 

Göçebe hayatında toprak sahibi olmanın fazla bir önemi yoktur. Buna rağmen Ahmetler köylüsü, ilk yerleştiği bölgede bir süre yaşayıp kendilerine ait topraklar, tarlalar ve oba yerleri edindi.  Toprak ve tarım işleri daha çok yerleşik düzene geçildiğinde önem kazanmış. Bugün bile Ahmetler adıyla anılan ve  o dönemden kalan topraklar vardır.

Nitekim Hacıobası köyü yakınlarındaki bu araziler, resmi tapu kayıtlarıında bile "Ahmetler Bükü" olarak geçer. Ahmetler Kapuzu ırmağının ovaya indiği yerde, Hacıobası köyünden önce Kapuz Çayı köprüsü vardır. Bu köprü civarınındaki arazinin yakın zamanlara kadar Ahmetlerlilerin üzerinde tapulu olduğunu ve oradaki eski köprünün Ahmetler Bükü Köprüsü olarak bilindiğini de kaydedelim.

Ayrıca, köylüler bu bölgeyi terk ettikten sonra vaktiyle buradaki bir tarlanın "bir top dokuma alaca" karşılığında satıldığı anlatılıır. Bir top bez, acaba kaç dönüm tarla ederdi kim bilir? Bu olay, göçebeciliğin toprağa yeteri kadar değer vermediğinin de açık bir göstergesi.

Serin yaylalarda yaşama alışkanlığı olan bu insanlar, buradaki sıcak iklimle bir türlü alışamamış. Yaz aylarında Akseki taraflarındaki yaylaya göç etseler de köyde kalanlar, Manavgat ovasının sıcaklarıyla ve hastalıklarla baş edememişler. Zamanla sivrisinek istilası ve sıtma hastalığının yaygınlaşması, onların yeni bir yurt aramasına neden olmuş. Bu düşünceyle yaşadıkları verimli toprakları terk ederek çeşitli yerlere konmuşlar. Bu durum aslında göçebe kültürünün de bir sonucu.

Biz Türkler, zaten tarih boyunca göçüp durmuşuz. Durmadan göçüp yeni yerler keşfetmeyi seven bir milletiz. Aslına bakarsanız millet olarak hala göçüyoruz; hala yazlık ve kışlık evlere sahip olma huyunuz devam ediyor. Genel olarak da bugün dünyanın her köşesinde "Çılgın Türklere" rastlayabilirsiniz. Her ne kadar birçokları ekmek kavgası için dünyanın köşe bucağına savrulmuş olsalar da bu bile bir göçme, yer değiştirme ve yeni yurt edinme alışkanlığıyla ilgili olabilir.

Bütün bunlara rağmen Ahmetler, çok eski bir göçebe kültürüne sahip olsa da ilk zamanlardan beri yerleşik düzeni de sürdürme geleneği var. Büyük olasılıkla yerleşik düzene geçen en eski yörük köylerinden biridir Ahmetler. 

İşte atalarımız, alışamadıkları iklim nedeniyle Manavgat ovasının bittiği yerlerde yaşarken sahip oldukları toprakların zenginliğine bakmadan yeni yerleşim yerleri arayıp dağlara, Torosların eteklerine taşınmışlar. Çavuşköyü'nden sonra köy, önce Koramşa'da sonra da Köyönü, Aşağı Köy ve Taş Harman’da yerleşmiş.

Ahmetler o zamanlar bir süre  Akseki’ye; uzun süre Alanya’ya bağlı kalmış. Taş Harman'a taşınmadan önce köyün bağlı olduğu büyük bir Çöngere nahiyesi varmış. Köy, Alanya'ya bağlı kaldığı dönemlerde resmi kayıtlarda 'Alaiye Livasının Çöngere Nahiyesinin Ahmetler Kariyesi' şeklinde kayıtlara geçmiş. Bu ifadeler bile Ahmetlerin çok eski bir geçmişi olduğunu kanıtlıyor. 

Çöngere nahiyesinin ve o bölgedeki birçok köyün büyük bir veba salgını nedeniyle ortadan kalktığı; bu veba salgınında Ahmetlerin daha az etkilenerek ayakta kaldığı ve sonradan daha yukarılara çekildiği bilinmektedir.

Yerli Yusuf'un Oğulları ve
Bugünkü Ahmetler

Köyümüzün bilinen en eski ailelerinden biri olan Yerli Yusuf ve çocukları, akrabalarıyla birlikte Taş Harmandaki köy yerinde yaşıyorlardı.  

O dönemde Osmanlı’da Tımarlık Sistemi vardır. Bu sistemde 20.000 akçeye kadar geliri olan topraklar devlet adına bir tımara veriliyordu. Tımarlık sisteminde toprağın işlenerek, devletin masrafa girmeden büyük bir askeri kuvvet sağlaması ve ekonomik hayatın gelişmesi amaçlanmış. Ancak zamanla bu sistem içerisinde yolsuzluk ve rüşvet olaylarının baş göstermesi, tımarlık sisteminin bozulmasına ve imparatorluğun çökmesine sebep olan nedenlerden biri olmuştur. (*)  bakınız: Tımar Kanunu (Bu yazının sonunda)

Demek ki yolsuzluklar, rüşvet ve haksızlıklar o zaman bile varmış. Dua edelim, Osmanlı’yı batıran bu kötü alışkanlık inşallah Türkiye Cumhuriyetini batırmaz.

İşte bu tımarlık dönemde Manavgat bölgesinde zalim bir tımar yaşamaktadır. O devirde padişah adına vergi toplayan bu tımar, halka her türlü eziyeti yapmaktadır. İnsanlar, onun zulmünden bıkmışlar. Adam, haksızlığı ve zulmü o kadar ileri götürmüş ki insanlara; “Sen malını getir, sen karını getir.” diyerek akla gelmeyecek hakaretlerle ve zorbalıkla muamele ediyormuş. Tımar denen kişi kısaca devlet adına topraklardan sorumlu olan zalim mi zalim, bir çeşit devlet gücüne yaslanan resmi “ağa”…

Ahmetler’in de bağlı olduğu bu tımar bir gün Delibaşlardan fakir birinin öküzünü zorla elinden almış. Tımarın zulmü bütün halkı öylesine bıktırmış ki kimse sesini çıkaramaz olmuş ve halk korkusundan adeta sinmiş.

Yerli Yusuf’un oğulları da yiğit mi yiğit; korkusuz mu korkusuzmuş. Haksızlığa karşı adeta isyan ediyorlarmış. Onların cesurluğu ve haksızlıklara karşı gelişleri bütün bölgede biliniyormuş. Zulüm ve haksızlıklar o kadar artmış ki Yerli Yusuf’un oğlanları; “Halkın bu tımardan çektikleri yeter artık!” deyip “Bu zulümden halkı nasıl kurtaralım?” diye düşünmeye başlamışlar. Bunun üzerine; “Bu adamı öldürmeden, köyümüze de Manavgat’a ve bütün bölgeye de huzur yok diyerek zalim tımarı öldürmeye karar vermişler.

Bu amaçla bir gece ovaya inerek tımarın evini takip etmişler. Gecenin ortasında dışarıya çıkan adamı orada vurmuşlar. Fakat tesadüfe bakın ki vurdukları kişi, o zalim adam değil onun kahyasıymış. Bu olay duyulunca tımar ve tımarın adamları, “Bu işi bu bölgede Yerli Yusuf’un oğlanlarından başka kimse yapamaz.” diyerek kalabalık bir grup zaptiyeyle Taş Harman’daki köyü basmışlar. Yerli Yusuf’un oğlanları, köye yapılan bu saldırı sırasında zaptiyelerin üçünü öldürmüşler. Gelen zaptiye grubu, yerli Yusuf’un oğullarını yakalayamayacaklarını anlayınca Taş Harman’dan geri kaçmışlar.

Zaptiyeler gidince bütün aile toplanıp ne yapalım diye düşünmüş. Sonunda, “Bu adam, bizi burada yaşatmaz.” diyerek ailenin büyük bir bölümü ve erkekler, Taş Harman’ı terke etmeye karar vermişler. Ailenin büyük bir bölümü Tarsus’a kaçmış. Geri kalanlar da köy yerini terk etmişler. Nitekim onlar köyü boşalttıktan sonra büyük bir zaptiye grubuyla gelen Tımar ve adamları, Taş Harman’ı yakıp yıkarak yerle bir etmişler.

Yerli Yusuf ailesi biraz varlıklı bir aileymiş. Ailenin altın dolu bir küpü varmış ve bu sadece Yerli Yusuf’un karısının koruması altındaymış. Bu karışık dönemin ve korku dolu günlerin telaşı arasında altın küp, annelerinin güvencesi altında bildikleri için kimsenin aklına gelmemiş. Tarsus’a kaçıp oraya yerleştikten sonra çocukları, annelerine; “Anne, altın dolu küpü ne yaptın?” diye sormuşlar. Kadın da “Zeytin ağaçlarından birinin dibine gömdüm.” demiş.

Aradan biraz zaman geçmiş; olaylar kısmen unutulmuş; o günkü tımar değişmiş. Tarsus’a göçen ailenin oğlanlarından biri Pantır Ahmet, köye geri dönüp hem altın küpü aramış hem de olan biteni izlemiş. Zeytin ağaçlarının diplerini kazarak altın küpü aramış ama bir türlü bulamamış. Ayrıca bırakıp gittikleri tarlalarını, kızıl bük ve taş harmandaki topraklarına birilerinin el koyduğunu, arazilerini ekip biçtiğini görmüş.  

Tarsus’a dönüp babasına kardeşlerine durumu söylemiş.  Babası ve bütün akrabaları; “Biz artık buradan geri dönemeyiz; istersen sen dönebilirsin.” demişler Ailenin büyük bölümü Tarsus’ta kalmış, Ama Pantır Ahmet köye dönmeye karar vermiş. Köye geri gelince ailenin eski tarlalarını geri almış ve burada yaşamaya başlamış.

Bir süre sonra, orada kalan diğer akrabalarından Ahmet adlı iki çobanı da yanına alıp köy yerini değiştirmeye karar vermişler. Yerleşim yeri olarak şimdiki köyün bulunduğu yeri seçerek köyü buraya kurmuşlar.

Köyümüze adını veren Ahmet adlı üç çoban gibi bu kez de onların torunlarından Pantır Ahmet'in bugünkü köyü kurması, bu köyün bir kaderi olmalı. Çünkü Ahmetler'i kuran üç Ahmet’ten biri cesareti, biri adaleti ve asaleti temsil ediyormuş.

Geçmişimizi ve bugünü dikkatle inceleyin. Hepimizin genlerinde bu üç insandan gelen cesaret, adalet ve asalet erdemleri olduğunu unutmayalım.

Geçmişimize bakın; köylülerimiz arasında hiçbir kalıcı kötülük, düşmanlık, kin yok. Haksızlığı sevmeyen insanlarız. Doğrunun ve haklının yanında olma huyumuz henüz silinmemiş.

Oysa insarın olduğu yerde her şey olabilir. Zaman dediğimiz şey insanları ve toplumları müthiş bir değişime zorluyor. Günlük hayatın baskısıyla ve çıkar ilişkileri nedeniyle elbette zaman zaman sorunlar olacaktır. Bunlar insanın tabiatında vardır. Ancak yine de çok şükür bunca yıldır insanlarımız arasında çözümsüz bir husumet yaşanmamı. Geçmişten bugüne hiçbir çözümsüz sorun miras devralmamışız. Geçinmeyi zorlaştıranlarımız, uyumsuzlarımız, yaramaz çocuklarımız elbette var. Bunlar, biraz da kendimizi aşma ve kendimize güvenme huyumuzdan geliyor. Ama merak etmeyin ki en kötümüz bile başkalarının iyisinden geri kalmayız. Bunlar bir öğünme ve bir üstünlük değil sadece bir durumun saptanmasıdır.

Türkiye’nin birçok yerini ve sayısız insanını tanımış biri olarak köyümüzle ve köylülerimizle gurur duyuyorum. Bütün cahilliklerimize, okuyamamışlığımıza rağmen insanlarımızda var olan arifliği, insanlığı, hoşgörüyü ve erdemi herkesin bildiğini düşünüyorum. Sahip olduğumuz değerleri, hızla değişen ve kaybolan kültürlere bakarak korumanın çok önemli olduğuna inanıyorum. Yeni kuşakların bu konuda biraz daha duyarlı olmalarını da bekliyorum.

İşte bizler, bu cesur, adil ve asil insanların torunlarıyız. Zorluklara karşı cesur, haksızlıklara karşı adil ve her türlü soysuzluklara karşı da asil olabilmeyi sürdürürsek atalarımıza daha çok layık oluruz.

Köyümüzün üç çoban tarafından kuruluşunun hikayesi işte böyle...

Mustafa Koç, Antalya, 16 Şubat 2009 

NOT:

Köyümüzün geçmişinde çok büyük bir yeri olan Tımar düzeniyle ilgili kısa bir not ekledik. Böylece o dönemin koşullarını, ekonomik ve sosyal yaşamı anlamakta zorluk çekmezsiniz diye düşündük.

(*) TIMAR KANUNU

Tımar, Osmanlı İmparatorluğu'nda belirli görev ve hizmet karşılığı olarak kişilere verilen ve yıllık geliri 1.000 akçe ile 20.000 akçe arasında değişen araziye denir. Tımarın kullanılması ile ilgili kanuna da Tımar Kanunu denir. Tımar Sistemi'nin, Osmanlı İmparatorluğu'nda toprağın işlenerek, devletin masrafsız bir şekilde girmeden büyük bir askeri kuvvet sağlaması ve iktisadi hayatın gelişmesinde büyük yararı olmuştur. Fakat zamanla bu sistem içerisinde yolsuzluk ve rüşvet olaylarının baş göstermesi, bu sistemin bozulmasına ve imparatorluğun çökmesine sebep olan nedenlerden biri olmuştur. 

Tımar Kanununa göre ;

1- Tımar sahipleri devletin birer memurudur ve merkezin emri altında çalışmak zorundadır.

2- Görevini yerine getiremeyen tımar sahipleri görevlerinden azledilirler. 

3- Tımar, hizmet karşılığı toprağın gelirinden yararlanıldığından dolayı elde ettikleri haklar veraset yoluyla bir başkasına verilemez. 

4- Tımar sahipleri, devletin verdiği işleri yapmak ve verilen yetkileri kullanmakla sorumludurlar. 

5- Tımar sahibi özrü olmadan sefere katılmazsa tımarı elinden alınır.

6- Ortak tımarlarda nöbeti geldiği halde gelmeyenlerin tımarına el konur.

7- Tımar ve zeamet sahiplerinin ölümü halinde, tımarların kılıç kısmı oğullarına verilir.

8- Şehit düşenin oğluna kılıçtan fazlası verilir.

Savaşlarda elde edilen topraklar gelirine göre kısımlara ayrılır ve savaşta yer alan sipahilere verilirdi. Tımarların gelir ve giderleri defterhanede bulunurdu. Tımar sahibi, her 300 akçe için cebeli getirmekle yükümlüydü. 

Tımar sahibi, devlete ait miri toprakları devlet adına kullanır, köylü onu efendisi olarak tanırdı. Tımar sahibi köylüyü korumak ve ona daha iyi şartlar sağlamak, köylüyü toprağa bağlamak, ziraatı geliştirmekle görevlidir. Tımar sahibi, tımarın olduğu topraklarda otururdu.

 

**** 

Bu konuda daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere aşağıdaki linke tıklamalarını öneriyoruz.

http://www.genbilim.com/content/view/4649/190/