You are here:
Akdağ Yaylası PDF Yazdır E-posta
Pazartesi, 09 Ağustos 2010 15:36

“Atalarımız ve biz yüzlerce yıldır yaz aylarında burada yaşadık; koyunlarımızı keçilerimizi buralarda otlattık. Çimililer, köylerine yakın olduğu için Aldürbe’nin kendilerine ait olması gerektiğini iddia ediyorlar. Oysa buralar Kanuni Sultan Süleyman’ın fermanı uyarınca Ahmetler Yaylası olarak tahsis edilmiş.” 

Yaylalar İçinde Akdağ Yaylası

Yazan: (Kara) Mustafa KOÇ

Akdağ Yaylası’nın hikâyesi, Antalya’nın doğusunda bulunan yaylaların hemen hepsi için şablon teşkil eden bir hikâye. Akseki, Seydişehir ya da Beyşehir’in herhangi bir köyü ile Manavgat, Alanya ya da Gündoğmuş’un herhangi bir köyü arasında onlarca yıldır, bazen yüzyıllardır süren yayla mahkemeleri; yayla kavgaları, bu köylerin en önemli sorunlarından olagelmiştir. Yayla mahkemeleri, bir anlamda, yerleşik düzene geçmiş köylerle göçebe yaşamı devam ettiren köyler arasındaki toprak paylaşımı kavgasının çözümsüzlüğüne işaret eder. Mahkemeler ve kavgalar, yaylaları fiilen kullananlarla, yaylaların sınırları içinde bulunduğu köyler arasında, mülk edinme mücadelesi şeklinde devam eder.

Sözü geçen hikâye ve benzerleri, Halil İnalcık’ın şu cümlelerinde vurgulanan uygulamalarla başlıyor; devam ediyor: “Konar-göçer olarak da tanımlayabileceğimiz … toplulukların yaşamları, yerleşiklerden ayrı bir statüde tezahür etmekteydi. Osmanlı Devleti, bu toplulukları kendi imparatorluk düzeniyle uyum içinde var edebilmek için bazı önlemler almıştı. Buna göre; her cemaate yaylak ve kışlaklarıyla bir yurd veriliyor; bunun sınırları belirlenip tahrir defterlerine kaydediliyordu. Konargöçer topluluklar, yaşantılarının bir gereği olarak bu yaylak ve kışlaklar arasında mevsimlik göç hareketleri gerçekleştiriyorlardı. Bu yurd alanı içinde yörükler, hayvancılığın yanı sıra az da olsa tarımla da uğraşıyor; ormanlık veya bataklık araziyi tarıma açıp, kendi ihtiyaçlarını karşılamak veya pazarlamak için buğday, pamuk ve pirinç vs. ekiyorlardı” (1)

Doğup büyüdüğüm köy (Manavgat’ın Ahmetler köyü) ve Akseki’nin Çimi köyü arasında yüzyıllardır devam eden yayla mahkemesinin, iki köy arasındaki huzursuzlukların, bazı dönemlerde kurulan sağduyuya dayalı dostlukların hikâyesini, bir güne sığdırılan gezinin notları arasında, bu hikâyeleri atalarından benden daha çok dinlemiş, yörüklük ilminde benden ileri arkadaşlarımın dilinden aktarmaya çalışacağım.

Yol göçle düzelir

Akdağ’a yolculuğu mümkün olduğunca eski göç yolu üzerinden ya da yakınlarından yapmaya çalışıyoruz. Çocukluk anılarımızın önemli bir bölümünün oluştuğu mekânları tek tek geçiyoruz. Sözünü ettiğimiz mekânlar bu yol üzerinde bulunuyor.

Murtiçi’ni geçince Derbent Boğazı’na giriyoruz. Karşı yamaçta develer, eşekler, katırlar ve atlarla üzerinden göçülen yolun kalıntıları hâlâ duruyor. Taş duvarlar yıkılmış olsa da yok olmamış. Derbent’i geçince Gülen dağından sonraki ilk dinlenme yerine varıyoruz.

Yaşça bizden büyük, göç yolunda bizden daha çok pabuç eskitmiş Ali Kara (Kara Ali):

“Ardıçların bulunduğu yerde konaklardık” diyor, eliyle işaret ederek.

İkinci konaklama yeri Cemerler köyünün biraz yukarısındaki ardıcı ve çimeni bol alan: Kandilce. Kandilce, çocuklar için sadece dinlenme yeri değil harika bir oyun alanıydı da. Sonra, Nohut Çukuru. Karşı yamaca tırmanan dümdüz bir susa; solda bir kuyu; dört bir yan otlarla, çiçeklerle kaplı. Benzer bir kuyu Kandilce’de de vardı.

Tepeye çıkınca Kara Ali:

“Durun”, diyor, “size göç yolunu göstereceğim.”

Susadan ayrıldığımız bölümde insan ve hayvanların bıraktığı izler kaybolmuş olsa da taş döşeli yol olduğu gibi duruyor.

Akseki’yi geçip Çimi’ye yaklaştığımızda içimden “doğa çıldırmış” diye geçiriyorum. Çiçek giyinmiş makiler sarı rengin otoritesine boyun eğmiş görünüyor.

Çimi’den sonra doğanın çıldırmışlığı daha da artıyor; mağrur duruşlarıyla katranlar, sedirler, ardıçlar, şimşirler; karamıklar, yayla gülleri ve öküz gözleriyle oldukça uyumlular.

Dört bir yanımızda yeşille morun, maviyle kırmızının, siyahla beyazın çiçek ya da ot kılığına girip, sadece göz değil gönül zevkimizi de galeyana getirdiği düzlükler, yamaçlar, tepeler, boğazlar…

Bir başka konaklama yeri Yayla Boğazı’ndan Akdağ’ın bir bölümü görülebiliyor: Haziran’ın on üçü olmasına rağmen yamaçlar kar dolu.

Arataşı’na çıkıyoruz; solda daha çok Gebecelilerin ve Kepezlilerin kullandığı Çimi Yaylası; sağda, başlangıcında Çimililerin ekip yetiştirdiği bir kavaklığın yer aldığı on binlerce dönümlük bir düzlük: Aldürbe.

Çocukluğumun büyük anısı, Aldürbe ayaklarımın altında.

 

Karşınızda Akdağ: 2.870 metre

Alanın bittiği yerde İmalı Dağı, sonra Akdağ. Akdağ’ın karla kaplı bölümlerinden İmalı’nın sağına düşen yükseltilere Yürük adı veriliyor. Çocukken bu bölümün adını “Çürük” diye bellemiştim. İmalı’nın soluna düşen karlı yamaçların üstünde Tomsu Başı ve Güllü Belen var. Cırlavık, İmalı’nın arkasına düştüğü için görünmüyor. Cırlavık, farklı renklerdeki güvercinlerin konup uçtuğu, sularını vişne rengi kayalarla bezenmiş bir yamaçtan aşağılara akıtan şelalesiyle, Ahmetlerlilerin oba kurdukları yerlerin belki de en güzeliydi.

Aldürbe’den Akdağ’daki oba yerlerine iki yönden gidilir: İmalı’nın sağından Cırlavık’a; Cırlavık’ın solunda yer alan çakıllı yamaçtaki patika yoldan Kızıleğriönü’ne, oradan Bozlağan’a; Bozlağan’dan Namaras Yaylası’na varılır. İmalı’nın solundan gidildiğinde İncegeriş denilen sırttan ilerlenerek Tomsu Başı ve Güllü Belen’e çıkılır. Güllü Belen’in ötelerinde Emir El sülalesinin oba kurduğu Aylıca’ya varılır. Güllü Belen ve Tomsu Başı arasından devam eden patikadan Namaras Yaylası’na doğru ilerlendiğinde Akça El oymağının oba kurduğu Sayyatak’a; daha da ilerlendiğinde Pantır El ve Molla Mahmut El oymaklarının oba kurduğu Bozlağan’a varılır. Bozlağan’dan sonra ovacıklar ve gölcüklerle kaplı bir düzlük geçildiğinde heybetli duruşuyla görenleri büyüleyen Papaz Yalısı karşımıza çıkar; yalının dibinden sola dönülüp biraz ilerlenince Namaras Yaylası’na varılır.

Aldürbe’nin (tahrir defterlerindeki adı Deliderne) eski bir göl yatağı olduğu tahmin ediliyor. Baharda köstebeklerin buluşma yeri olan alanda çalıların dibi köstebek yuvalarıyla dolu.

Ahmetlerliler, Haziran sonlarında Aldürbe’den ya da Aldürbe’nin doğu ucunda bulunan Ahmetler Kuyusu’ndan Akdağ’daki oba yerlerine çıkarlar. Köyün en çok nüfuslu oymağı Pantır El’den Yörükler ilk zamanlar Akdağ’da bulunan Kızıleğriön, Eğrikar ve Çandırsırtı denilen yerleri yaylak tutarlardı. Pantır El yörükleri ara bir konak olarak Cırlavık’ı kullanırdı. Eğrikar’da şimdilerde Fersinliler yaylarlar.

Akdağ’da Temmuz ayına kadar kar vardır. İçme ve kullanma suyu kardan elde edilir. Temmuz ve Ağustos aylarında kar çok derin olmayan obruklardan çıkarılır. Derin obruklara gelince, bu obruklar doğal soğuk hava depolarıdır; peynir, tereyağı ve bal buralarda tazeliklerini koruduğu gibi lezzetlerine lezzet katarlar.  

Akdağ aslında bir obruklar ülkesidir. Dünekdibi Obruğu, Ahmetler Kuyusu’nun güneyinde Kepir adı verilen keskin taşlarıyla ünlü dağın yamacındadır. Aldürbe’nin 205 metre yukarısında bulunan, 10 metre kare tabanlı, içinden dört mevsim karın buzun eksik olmadığı obruğun derinliği 192 metredir. Ahmetler Kuyusu civarında bulunan bir başka obruk, Gölcük 1 Obruğu 83,5 metre derinliğe sahip. Çobanoğlu, Gölcük 2 ve Sabır Obrukları 79 metre derinliği olan obruklar. 

 

Sedirler, katranlar, şimşirler, şimdi nerdeler?

“Aldürbe” diyor, emmim oğlu Avukat Hüseyin (Koç), “266 yıllık bir davanın konusu”.

Alanı ve Akdağ’ı göstererek:

“Atalarımız ve biz yüzlerce yıldır yaz aylarında burada yaşadık; koyunlarımızı keçilerimizi buralarda otlattık. Çimililer, köylerine yakın olduğu için Aldürbe’nin kendilerine ait olması gerektiğini iddia ediyorlar. Oysa buralar Kanuni Sultan Süleyman’ın fermanı uyarınca Ahmetler Yaylası olarak tahsis edilmiş.”

Kavaklığın yukarısında, yolun üstünde Aldürbe çeşmesinin buz gibi sularından içen herkes derin bir “ohhh” çekiyor.

Düzlüğün solunda otun yoğun olduğu bölümde birkaç yayla evi, bir iki toprak dam; yamaçlarda sıralanmış arı kovanları yer alıyor. Akdağ’ın eteklerinden başlayarak, İmalı Dağı’nın soluna düşen yamaçlarında, İmalı’nın sağ yamacında seyrek de olsa ardıç ağaçları var. Aldürbe’nin sağında boydan boya uzanan ketirler, çocukluğumun buralarda geçtiği ellili yıllarda sedirlerle, katranlarla, şimşirlerle kaplıydı. O devasa ormandan geriye keskin taşlarla kaplı tepeler, koyaklar ve çok az sedir ağacı kalmış.

Yeşilindeki tonun ayırt ediciliğiyle olduğu kadar, narinliğiyle de insanı kendine hayran bırakan şimşir ağaçlarından numunelik de olsa bir tek ağaç, ara ki bulasın.

Yayla güneşinin yakıcı olduğunu hatırlatanlar oluyor; Aldürbe’ye konuk olanların sığınması için alanın bu bölümünde yerini neredeyse bilerek seçmiş, tek başınalığını yadırgar görünmeyen alıç ağacının gölgesine sığınıyoruz.

 

Yolculuğun üç dayanağı

Yayla ziyaretinin çocukluk anılarını tazeleme yanında benim için üç önemli hedefi daha vardı: Bunlardan birincisi kardelen çiçeğini yerinde görmek, fotoğrafını çekmekti. İkincisi grubu oluşturanların çoğunluğunun da hedefiydi: Sülalemizin adını aldığı büyük dedemiz Pantır’ın mezarını bulmak. Pantır’ın torunlarının torunları olan bir grup “Pantırlı”olarak, şanına yakışır bir mezar yaptırıp efsanesini anıtlaştırmak konusunda söz birliği etmiştik. Üçüncü hedef, içinde “Kara Lök” adlı devemizin yarığına ısırgan yemek için kafasını sokup çıkaramadığı kayanın da bulunduğu  oba yerimizi, çadırlarımızın taş duvarlarını ya da duvar taşlarını bulmak; ören yerlerinde bıraktığımız izlerin bugüne ne kadarının kaldığını görmekti.

 

Ninemin ‘nergis’leri ‘kardelen’ oldu

Akdağ’ın, İmalı’nın yukarılarına düşen yamaçları, İmalı-Cırlavık arası kardelenin en çok yetiştiği yerdi. Bu bölgede yetişen çiçeklerin, çevrecilerin ilgisine mazhar olmasının da etkisiyle medyada çokça yer alması, kardelenin koruma altına alınmasını sağlama yanında, çiçeğin tanınmasını, kardelene ilginin artmasını getirdi. Bölge şimdilerde kardelenin Türkiye’deki “merkez üssü” olarak kabul görmekte.

Minnacık bir kadın olan ninemin çapa tutan çatlak elleri ne de çok çiçek soğanı çıkarmıştı buralarda kayaların altından, taş aralarından.  Ninemin ayak izlerinin, çapa izlerinin efsanesini saklayan topraklardaki bu narin çiçeklere ulaşıp, fotoğraflarını çekip yayınlayacaktım. Kardelen, ninemin soğanını çıkarıp sattığı “nergis”in yeni adıydı. Adını Narkissos’tan alan, yörük literatürüne de orijinal adıyla giren çiçeğin nostaljik ya da fotoğrafik değer gördüğü ya da melodramatik temalı öykülere kitap kapağı yapıldığı yerlerde adı “kardelen”e dönüşüyordu.

Güzelliğin aşinası olan biz yörük taifesi açısından işlevselliğini de çağrıştıracak şekilde, çiçek mitolojik adıyla, “nergis” olarak telaffuz edilmeliydi; öyle telaffuz edilir.

İncegeriş adı verilen, Akdağ’a at sırtını andıran upuzun gövdesiyle uzanan belen üzerinde, izleri henüz silinmemiş patikadan yokuş yukarı, karların bulunduğu yamaçlara yürümek oldukça yorucu oldu. Karlara ulaşmak, kardelenlere ulaşmakla aynı şeydi. Bu işi başarmış olsam da sonuç benim için hayal kırıcıydı: Yamaçta “kar” vardı da “delen”i eksikti.

Yukarılara çıktım; sola döndüm; daha yukarı, daha da…

Nergislere ulaştım; ne var ki nergis mevsimi geçmiş; ulaştığım nergislerin çiçekleri gitmiş, henüz kurumayan yaprakları kalmıştı.

Akdağ’a çıkmak kadar Akdağ’dan inmek de zordu.

Titreyen dizlerim, İncegeriş’te birlikte ilerlediğimiz, çoktan geri dönmüş küçük gruba beni ulaştırmayı başardı.

 

Savaşa devam mı yoksa barış mı?

Kara Ali, mezarına ulaşmaya çalıştığımız büyük dedemizin hikâyesini aktarıyordu:

“Çimililer, Pantır Mustafa’ya  Ahmetler  Kuyusu’nda  baskın düzenlemişler,  Pantır  ve oğulları karşılık verince baskıncılar geri çekilmek zorunda kalmış. Pantır,  oğullarına seslenerek: ‘Malları toplayın, göçü sarın, bunlar güç toplayıp tekrar saldıracaklar,’ demiş.  Kurna (Korna) yolundan  köye dönülmüş. Pantır’ın tahmin ettiği gibi, Çimililer, Ahmetler Kuyusu’na  baskın düzenlemişler. Pantır’ı bulamayınca oba evlerini yıkıp, buraya adını veren kuyuyu taşla doldurmuşlar.  Pantır, dokuz yıl  Namaras Yaylası bitişiğindeki  ‘Ahmetler Yurdu’ diye bilinen yerde oba kurmuş. Çimi’nin  önde gelen isimlerinden  Tahir Ağa: ‘Yaylanın  Pantırsız tadı tuzu  yok; Pantır yolları yapar, sağa sola bakardı,’ diyerek adamlarını Gülen’e göndermiş; Pantır’ın yeniden Ahmetler Kuyusu’na göçmesini sağlamış. Pantır, Tahir Ağa’nın verdiği palangayla kuyuyu temizlemiş.

Sohbetin Çimililerle kavgaları değil, barış günlerini öne çıkarır yönde seyretmesi çözümsüzlüğün kader olmaktan çıkarılması açısından sevindirici, diye düşündüm.

Kara Ali’yi tamamlamak için Tarih merakını uzmanlık derekesine yükselten Mehmet Arslan söz aldı:

“Millî Mücadele döneminde, Millî Tekâlif Kanunu gereği,  her köyden mal ve aynî erzak toplanmış. Bizimkiler yayladayken haber gelince at, deve, keçi, koyun, aba, yün, kıl vs.   toplayıp Akseki’ye göndermişler. Ahmetlerliler, Çimi için de mal erzak toplayarak Tahir  Ağa’ya vermişler.  Köyleri adına o da Akseki’ye  vermiş.”

 

Üçüncü ortak

Yaylanın üçüncü “ortağı” Hacıahmetliler. Hacıahmetlilerin yaylaya yerleşme hikâyesi biraz da Ahmetlerlilere ve Çimililere karşı mesafeyi “konjonktür”e göre “iyi” ayarlamalarından kaynaklanıyor. Sohbetin bundan sonrası şu şekilde seyretti:

Hüseyin Koç:

“Diğer Ahmetlerliler; Akdağ’ın Sayyatak,  Aylıca,  Bozlağan,  Kızıleğriönü, Güllübelen ve Aldürbe’ye göçüyorlarmış. Pantır, Ahmetler Kuyusu’nda yalnız kalınca, teyzesinin oğlu olan, Hacıahmetli Mahallesi efradının  atası Hacı Ahmet’i, Yeroluk denilen yerden Ahmetler Kuyusu’na gelmeye, birlikte oturmaya davet  etmiş.  Hacı Ahmet,  kuyuya göç etmiş, birlikte oturmaya başlamışlar. Sonradan Pantırlı,  Hacıahmetliyi Yeroluk’a göçmeye zorlamış; ancak  bizimkiler Akdağ’a göçünce  Hacıahmetliler, tekrar Kuyu’ya gelmişler.”

Ali Kara:

“Hacıahmetlilerin ikametgâhı Ahmetler sınırları içinde. Yılın sekiz ayını burada geçirirler.  Her türlü idari işleri Ahmetler Muhtarlığı tarafından yerine getirilir. Seçimde köyün dengeleri üzerinde oynarlar. Atadan akrabalığımızın yanında yakın zamanlarda bile bizim köyden kız alıp, bizim köye kız vermişlerdir. Dört ay boyunca yaylada da iç içeyiz. Nüfuslarını sonradan Çimi’ye kaydettirdiler.  Bu durum onların Ahmetlerliler tarafından Ahmetlerli, Çimililer tarafından Çimili olarak kabul edilmemesine yol açıyor.”

Hüseyin Koç:

“Çimililer,  bizim köyün sürülerini çevirip, talan etme ya da tokata katıp para alma yoluna çok sık gittiler. Bu işler tabi ki karşılıksız değil. Bizimkilerin de zaman zaman Çimi’ye, Çimilinin malına zarar verdiğini itiraf etmemiz gerekir.”

Bir başka Hüseyin (Hüseyin Kara):

“70’li yıllarda Çimililerin yaylaya köyce baskın düzenlemesi sonucu, silahlı çatışma çıkmış,  jandarma astsubayının basireti sayesinde çatışma ölümsüz sonuçlanmış. Çimi ile Ahmetler arasında çok sayıda kavga ya da çatışma çıkmasına rağmen,  ölüm olayının yaşanmaması hayırlı bir durum.”

Mehmet Arslan:

“Ahmetler’le Çimi arasında alışverişin eksik olmadığı dönemler de az değil: Bizden hayvan, peynir, nergis, kıl, yün alırlar; bize kap kacak, meyve, sanayi mamulü şeyler satarlardı.”

Alana inildiğinde sohbetin konusu yayla mahkemesine yöneldi. Mahkeme tutanaklarından bihaber olmayanların ortak kanısı Aldürbe’nin “Ahmetler Yaylası” sınırları içinde bulunduğu yönündeydi.

 

Ömer Paşa hücceti mi Süleyman fermanı mı?

Konuya en çok Hüseyin Koç ve Mehmet Arslan hakimdi. Her ikisinin de üzerinde birleştikleri nokta şuydu:

“Prof. Dr. Vasfi Raşit Seviğ,  Prof. Dr. Enver Behnan Şapolyo, Prof. Dr. Aydın Sayılı, Prof. Dr. Faruk Sümer, Prof. Dr. Ali Sevim, Yargıtay 14. Hukuk Dairesi Başkanlığından emekli Kâmil Tepeci gibi Türkiye’nin yetiştirdiği saygın ve seçkin bilimadamları başkanlıklarında verilen bilirkişi raporlarında; Defter-i Hakanî’de kayıtlı, Kanunî Sultan Süleyman fermanıyla tahsis  edilmiş ‘Ahmetler Yaylası’ tespit edilmiş. Bu bölge Askerî  harita ve diğer haritalarda da ‘Ahmetler  Yaylası’ olarak geçiyor”du. (2)

İki dayanağı da Çimililerin vardı: Bunlardan birincisi 1159 (1743)  tarihli belge idi:

 “Akseki nahiyesi içerisindeki bir kısım araziyi Emiriye geliratının Darüssüade Ağası Beşir Ağa’ya temlikini ve geliratın bazı evkafa tahsisini ihtiva eden ve padişah emrine dayanılarak zamanın usulüne uygun şekilde icmal defterine yazılan kaydı…”

İkincisi yüz yıl sonraki, 1259 (1843) tarihli bir belge; Çimi’nin mahkemeye sunduğu bir şikayet dilekçesi. Belgede Çimi köylülerinden bazı kişilerin dilinden “Bizim Ahmetler  Yaylası’nda tapulu-temessüklü topraklarımız var, otundan suyundan faydalanırken Ahmetler,  Gelves ve Bucak köylüleri bizi buralara sokmuyor,” deniliyor.

Çimililerin Konya Valisi Ömer Paşa’ya hücceti delil göstermeleri Ahmetlerliler açısından geçerli olamazdı; zira, Tarih  Profesörü Faruk Sümer başkanlığındaki heyetin mahkemeye sunduğu rapordan da anlaşılacağı üzere,  “Ömer  Paşa’ya ait hüccetin  Ahmetler  Yaylası ile ilgisinin bulunmadığı”,  “Ahmetler  Yaylası’nın Ahmetler’e  ait” olduğu “açık”tı.

Dava dosyası Akseki, Beyşehir, Afyon arasında gitti geldi; bazen Çimi bazen Ahmetler lehinde karar çıktı.

Çimi geçişleri kontrol etmek için, köyün yakınlarından geçen yolu kapattı. Yolun köy içinden geçen bölümüne demirden bir kapı yaptırarak, çobanların para vererek geçmeleri şeklindeki kuralı bazen uyguladı, bazen “yürürlükten” kaldırdı.

 

Dönüşümüz muhteşem olmadı

Bütün bu gelişmelere son yıllardaki bir yasa değişikliği nokta koymuş görünüyor: Yapılan bir düzenlemeyle Aldürbeyi de içine alan bölge malı olan herkese açık olmak üzere mera olarak belirlendi. Mera komisyonunun aldığı karar gereğince hayvanları bulunan Çimililer, Ahmetlerliler, Hacıahmetlerliler yayladan yararlanabilecek.

Bu durum, kavgaların değilse de, mevcut duruma itirazların, yeni davaların gündeme gelmeyeceği anlamına gelmiyor.

Pantır’ın mezarı ve ören yeri konusuna gelince; Pantır’ın mezarından iz kalmamıştı; ören yerimizde ise, üzerine çadır kurduğumuz duvarlar, bizden sonra da kullananlar olmuş ki, olduğu yerde, olduğu gibi duruyordu.

Ziyaret bitmişti; dönmeye hazırlanıyorduk. Kavaklığın karşısından, kayalıkların başladığı yerden bir duman bulutudur yükseldi. Duman değil toz bulutuydu yükselen. Bize yaklaştığında, bulutu kum yüklü damperli bir kamyon irisinin püskürttüğünü fark ettik. Açıkgöz’ün biri (adının Yaşar olduğunu öğrendik) buradaki doğal kum yataklarını keşfetmiş, kumun en bol olduğu yere “Catarpiller”ini yerleştirmiş; alanın yeşilini kazıdıkça kazımış; kayaların dibini kazdıkça kazmış; Aldürbe’nin doyumsuz manzarasına gün be gün büyüyecek bir çirkinlik çukuru konduruvermişti. Bulutun Arataşı’nı aşmasından bir süre sonra yola çıkan yayla taifemiz, Akseki’ye dek yol vermemeyi marifet bilen kamyonun püskürtmeye devam ettiği tozları yutmakla ödüllendirilecekti.


Dipnotlar:

(1) (Halil İnalcık, Osmanlı İmparatorluğu’nun Ekonomik ve Sosyal Tarihi, (1300–1600), Türkçeye Çev. Halil Berktay), Cilt 1, İstanbul 2000,s.71–75.)

(2) Birinci sayfasında Kanuni Sultan Süleyman’ın Tuğrası bulunan Alaiye Sancağı 172 No’lu Defteri Hakani / Tapu Tahrir (Vergi) Defteri.

Varak (Yaprak) 67.a ; Karye-i Ahmedler, tâbi‘-i Höngüre (Höngüre-Çöngere’ye bağlı Ahmetler Köyü)

67.a Sayfasında Ahmetler Köyü’nün aile reisine dayalı vergi nüfusu 80 kalemde isim isim yazılıyor ve sonuna vergi ödeyecek Nefer / Hane Reisi ile toplam vergi yazılıyor.

Varak (Yaprak) 67.b ; Nefer (Hane Sayısı) : 73

“Yaylak-ı Deli Derne namı diğer Ertaş ve Kurna Gediği ve İmalu Dağı ve Çırlayık ve Keklik Pınarı dimekle mahduttur.

Hâsıl (Toplam Vergi ) : 3.998”

 

Mustafa Koç'un sözünü ettiği Ahmetler Yaylasıyla ilgili olarak aşağıda bazı fotoğraflara yer verdik. Bu yayla fotoğraflarını bizimle paylaşan Ali Çetin'e teşekkür ediyoruz.

Görmek istediğiniz fotoğrafın üzerine tıklayın.

 

1- Kara Mustafa Koç

2- Çırlavık Üstündeki Çakıl'dan Akdağlara...

3- Bozlağan'dan Kızıleğrikönü'ne Bakış...

4- Bozlağan'dan Papaz Yalısının görünüşü...