You are here:
Kaybettiklerimizin Ardından PDF Yazdır E-posta
Çarşamba, 11 Ağustos 2010 01:14

Mustafa KOÇ

Kaybettiklerimizin ardından yazı yazmayı sevmiyorum. Allah rahmet eylesin; sevgili babamla ilgili birkaç satır yazmak için bile bir yıl bekledim. Sadece Tevfik Güzel Dayım için; onun gençlere örnek bir yaşamı olacağını düşünerek uzunca bir yazı yazdım.

Hayatın acımasız bir gerçeği olsa da hangi yaşta olursa olsun bütün ölümler erken sayılır. 

 

Mustafa Zor'u beklenmedik bir şekilde kaybettikten sonra bırakın onun hakkında bir şey yazmayı; siteye bile bir yazı koymak içimden gelmedi. Çünkü onun aniden kaybı bana da çok erken geldi. Hani derler ya; “Tam da yaşayacakken ölüverdi…” Bu da öyle bir şey işte… Nedense hep böyle olmuyor mu? İnsan daha olgun, daha bilgili, daha deneyimli ve daha bilinçli olduktan sonra aniden ortalardan kaybolup gidiveriyor. Bu nedenle ölüm “keşke”lerle açıklanamayacak kadar çıplak ve soğuk bir gerçek.

 

Mustafa Zor, bizim kuşaktan biriydi; geldiği yere, kendi mücadelesini vererek ve kendi çabalarıyla geldi. “Delibaş Alisi” olarak bilinen eniştesi, sağlıkçı Ali Varol’un eğitime ve okumaya inanan aydınlık dünya görüşü kayın biraderi olarak Mustafa Zor’u ortaokula kadar Antalya’da okutmaya yetti. Sonrasında ise Mustafa Zor kendi ayakları üzerinde durmasını bildi. Zaten yaşarken de dimdik yaşadı.

Nazilli Öğretmen Okulunu parasız yatılı kazanıp bitirdi. Çeşitli yerlerde öğretmenlik ve Manavgat Toros İlkokulunda da müdürlük yaptı. Manavgat’ta yaşayan ve birçoğumuzun akrabası da olan Postacı Süleyman’ın kızı Yaşar’la evlendi. Sevgili Yaşar gelinin,  "yabancı gelinlerin" içinde sevgisi ve saygısıyla daima özel bir yeri vardı. Bu aileye yakın olması, Zor’un hedeflerini değiştirdi. Zamanla ticarete de atılıp durumunu iyileştirdi.

Kendine has tarzıyla çevresinde mutlaka bir etki bırakmış olan Mustafa Zor, Manavgat’ta geniş bir çevre edindi. Avcılığı çok severdi. Bir kuşa tüfek atmayı beceremeyecek kadar avcılığa uzak biri olduğum halde onun av hikayelerini zevkle dinlerdim. Avcılık hikayeleri genellikle biraz abartılı anlatılır. Ancak Mustafa Zor’un tavşan, geyik ve keklik avıyla ilgili anlattıklarını dinlerken bunların kesinlikle doğru olduğunu bildiğim halde; ”Mustafa, bu kadar da atma!” diye az takılmadım. Yapışık üçüzler gibi Çilingir Mustafa Demir ve Uzun, Mehmet Ecevitoğlu'yla imrenilecek kadar güzel bir arkadaşlıkları, dostlukları vardı. Yakınlarına değer veren Mustafa Zor, Emir El Fatması'nın oğlu Musa Zor'la Pantır El'den Gedik Hüseyin'in büyük kızı Havva Zor'un tek oğluydu.

Hiç de beklenmedik bir anda Kızları Yasemin ve Olcay; oğulları Yalçın ve Musa'yla birlikte sevgili eşini, torunlarını ve yakınlarını terk edip gitti. 

Genellikle ölenlerin ardından düşündüğümüzde “Ya keşke…” dememek gerektiğine inanıyorum. Yaşayan yakınlarımızın varlığını daha ölmeden önce fark etmenin, kıymetini yaşarken bilmenin çok daha değerli olduğunu düşünürüm. Öldükten sonra onların arkasından ne kadar ağıt yakarsak yakalım, duygularımızı ve düşüncelerimizi onlara ulaştıramayız. Onları ne kadar seversek sevelim; eğer sevdiklerinizi onların yüzlerine söyleyemediyseniz artık çok geç kalmışsınız demektir.

Bu yüzden diyorum ki yanınızdaki insanların kıymetini onlar yaşarken bilin. Yine diyorum ki eğer sevdiğiniz insanlar varsa bunu içinizde saklamayın. Bu sevgiyi onları kaybettikten sonra bohçadan çıkarır gibi ortaya dökmek bazen hiç de işe yaramayabilir.

Bu bir kaçış değil ama ölenlerin ardından söylenecek söz bulmak her zaman kolay olmuyor. Hele ölüm gerçeğini kabullendikten sonra bazen susmakla da çok şey söylenmiş oluyor. Ne var ki insanlar ölenlerin ardından her zaman susamaz. Bizim aile ve ulus geleneğimizde ölenlerin ardından "Ağıtlar" yakılır. Yüreğin varsa bu ağıtlara dayanabilirsin. Bir ananın oğluna, bir bacının kardeşine, bir kızın, bir oğulun anasına, babasına yaktığı ağıtlar sizi bir dünyadan başka bir dünyaya alır götürür.

Zor’un ardından kızlarının, oğullarının, eşinin, akrabalarının, ablalarının ve kardeşlerinin yaktığı ağıtları dinlerken biliyorum ki içten gelen bu sesler, oradaki herkesin içinde derin bir iz bırakmıştır. Mustafa Zor, hem akrabam, hem çocukluk arkadaşım, hem de ailemizin ve köyümüzün ileri gelenlerinden biri olarak gerçekten önemli biriydi. Onu tanıyanlar ne demek istediğimi anlayacaklardır; ancak sanırım ilerde onun eksikliğini hissedeceğiz. 

Toprağı bol olsun... 

*** 

Konumuz, ölenlerin ardından yakılan ağıtlara geldiği için bu yazımı; edebiyatımızda ve toplumsal geleneklerimizde özel bir yeri olan “Ağıt” hakkında derlediğim notlarla bitirmek istiyorum...

Ağıt

Bir ölünün ya da acı bir olayın ardından söylenen ezgili şiirlere ağıt denir. Anadolu'da çok yaygın olan ağıt geleneğinin kökleri Orta Asya'ya kadar uzanır. Türkler ölülerinin ardından “yuğ” adını verdikleri törenler düzenler ve bugünkü ağıtların ilk örnekleri sayılan “sagu”'ları söylerlerdi. Bilinen en eski sagu, İÖ 7. yüzyılda yaşamış Türk Hakanı Alp Er Tunga'nın ölümü üzerinedir.

Anadolu'da, ölünün ardından düzenlenen yas törenlerinde genellikle kadınlar ağıt yakar. Ağıt, söylemenin ya da yaygın terimiyle ağıt yakmanın bölgeden bölgeye değişen belli gelenek ve görenekleri vardır. Örneğin Çukurova'daki ağıt törenlerinde kadınlar sırayla ağıt yakarlar. Ağıt söyleyecek olan kadının önüne ölünün çamaşır bohçası konur. Ağıtçı bohçadan çıkardığı bir çamaşırı ağıt boyunca elinde tutar ve ağıtı bittikten sonra bohçayı yandaki ağıtçının önüne bırakır.

Belli bir şiir düzenine uygun olan ağıtlar dilden dile dolaşarak yaygınlaşır. Yüzyıllar boyu söylenerek, zengin bir sözlü edebiyat geleneği yaratacak kadar çok sayıda ağıt örneği günümüze ulaşmıştır. Ağıtta ölen kişinin yaşamından, anılarından, yiğitliğinden ve cömertliğinden söz edilir:

Odasında terzi işler

Küheylanı yeri dişler

Ünü büyük Kozanoğlum

Kürk giydirip at bağışlar. 

           (Kozanoğlu Ağıtı)

Gelinin baba evinden ayrılmasını, deprem, kıtlık, sel baskını gibi doğa felaketlerini ya da savaşın acılarını ve yıkımlarını konu alan ağıtlar da vardır. Bu ağıtlarda ölenlerin kişiliğinden çok geride kalanların acılan ve felaketler karşısındaki çaresiz başkaldırıları dile gelir.

I. Dünya Savaşında Sarıkamış'ta binlerce askerin donarak ölmesini anlatan "Sarıkamış Ağıtı" bu türe örnektir:

Çadırlar dağa kuruldu

Hücum borusu çalındı

Bir Sarıkamış uğruna

Doksan bin fidan kırıldı.

Türk halk edebiyatında ağıtlar, genellikle önceden hazırlanmaksızın (doğaçlama) söylenen ve ozanı bilinmeyen (anonim) sözlü şiirlerdir. Bununla birlikte edebiyatımızda ozanı belli olan ve bir ezgi eşliğinde doğaçlama söylenmeyen yazılı ağıtlar da vardır. Recaizade Mahmud Ekrem'in, oğlu Nijad'ın ölümü üzerine yazdığı şiir bu tür bir ağıttır:

Bu ayrılık bana yaman geldi pek

Ruhum hasta, kırık kolum kanadım

Ya gel bana, ya oraya beni çek

Gözüm nuru oğulcuğum, Nijad'ım.

Ağıtlar genellikle dörder dizelik, sekizli ya da on birli hece düzeniyle söylenir. Mani, türkü, koşma, semai gibi şiir türlerinin biçim ve söyleyiş özelliklerini yansıtan ağıtların Divan edebiyatındaki karşılığı mersiye denen şiir türüdür.

Batı edebiyatında ağıt yazılı edebiyat ürünleri arasındadır. Eski Yunan ve Roma çağında belirli nazım kalıplarıyla, ama he men her konuda ağıt yazılabiliyordu. Batıda ağıtın, ölenin ardından söylenen bir yas şiirine dönüşmesi 15. ve 16. yüzyıllardaki Rönesans Çağı'na rastlar.