You are here:
Osmanlıca, Türkçe Değildir! PDF Yazdır E-posta
Salı, 05 Nisan 2011 07:03

“Türk, Allah’ına Arapça; sevgilisine Farsça;
ailesine Türkçe seslenir”

Sevgi Özel

Bir TV dizisinin, geçmişe özlemi böyle köpürteceğini, yaşamı boyunca Osmanlı tarihi ve Türk dili üzerine çalışan uzmanlar da düşünemezdi. Uğur Mumcu’nun deyişiyle “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” kimilerinin mesleği oldu artık. Biz, dizide “haremin kötülenmesine” tepki verenleri, “muhteşem” atalarımızın “inkâr edildiğini” belirtenleri bir yana bırakarak dil konusuna girelim.

Osmanlıca Türkçeymiş; hayır değil! Osmanlı kendine “Türk” demiyor ki diline Türkçe desin… Daha öncesine gidelim. Selçuklularda, en üst görevlere getirilen İranlıların etkisiyle devlet dili gibi, Selçuklu hükümdarlarının adı da Farsçadır. Tapınma ve medreselerde kullanılan Arapçayla sanat ve divan dili olan Farsçanın, bu dillerde yazılan buyrukların, kitapların geniş halk topluluklarınca anlaşılması da olanaksızdı. “Türk iti şehre gelicek farisice ürür!” diyen atasözü de belki bu dönemde üretilmiştir. 13. yüzyılda Karamanoğlu Mehmet Bey’in ve dönemin kimi aydınlarının aklına Türkçe gelmiştir; ama Mehmet Bey’in ünlü bildirisi de etkili olamamıştır.

Birçok kaynakta yer alan bilgiye göre, cennette Arapça konuşulduğuna inananlar (bugün de halkı böyle kandırmaya çalışanlar), dinsel etkilerle Arapçayı resmi dil yapmış; çocuklarına Arapça ad vermişlerdir. Adı Türkçe olan tek bir Osmanlı padişahı var mı? Basımevinin açılmasına olanak verdiği için yenileşme yanlısı sanılan Lale Devri şeyhülislamlarından Yenişehirli Abdullah Efendi (1718-1730), cennette Arapçadan başka bir de Farsçanın konuşulduğuna ilişkin “fetva” vermiştir. Müslüman Türk, yüzyıllarca tapınma ve bilim için Arapça, sanat için Farsça öğrenme gereği duymuş; Batılıların, “Türk, Allah’ına Arapça; sevgilisine Farsça; ailesine Türkçe seslenir” nitelemesine uygun olarak üç dilli bir duruma düşmüştür.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş döneminde konuşma ve anlaşma dili olarak Türkçe yeğlenmişti. Tüm yazışma ve yasalar Türkçe yazılmış; başta tarih olmak üzere, kitaplar Türkçeyle kaleme alınmıştı. Ancak bu tutum çok sürmemiş, Arapça ve Farsça hayranlığı ağır basmıştır. Bu durumu fark eden Padişah II. Bayezit, ilkin “müderris” olan geleceğin şeyhülislamı Kemal Paşazade Şemseddin Ahmet’e, Türkçe Osmanlı tarihi yazmasını buyurmuş; Yunus Emre gibi ilahi söyleyenler, Garipname yazarı Âşık Paşa gibi kimi ozan ve yazarlar XIV- XV yüzyıllar Anadolu Türkçesinin yalınlığını yansıtmayı başarmışlardır.

II. Murat döneminin çeviri çalışmaları Türkçeye yeni sözcükler kazandırmıştır. Bu dönemdeki Kuran çevirileri önemlidir. Bugün bile kimileri Kuran’ın Arapçadan başka dillere çevrilemeyeceğini savunurken XIV-XV. yüzyıl Türkiyesi’nde, yalın Türkçenin kullanıldığı birkaç Kuran çevirisi bulunmaktadır. Örneğin Fatih Mehmet dönemindeki bir çeviride, “iftira = yalan bağlamak; iane = arka virmek; emsal = bendeşler; cidal, şikak = tartışmak; daire = döneç; hayat = dirlük; istihza = yansulamak, yansuya tutmak; katl = depelemek; mesken = durak; mev’ize = öğüt; şahid = tanuk; taâm= yiyesi; vekil = iş sürücü…” gibi onlarca Türkçe karşılık görülmektedir. Ancak Türkçenin yönetim dili olmaktan hızla uzaklaştığı dönem de XV. yüzyıldır. Aydınların Arapça, Farsça sevgisi kabarırmış; Türkçe, “ayağı çarıklı kaba Türklerin” konuştuğu dil diye aşağılanmıştır.

‘Soylu kavim’

Ulusal nitelikteki Osmanlı Beyliği’nden çokuluslu, çokdinli ve dilli imparatorluğa geçilmesi; sultanların halife sanını almasıyla Arap olana ve Arapçaya önem verilmesi Türkçeye ilgiyi azaltmıştır.

Arapça tapınma ve bilim dili olarak etkinliğini sürdürürken halifeliğin siyasal güç olması, Arapların “kavmi necib” (soylu kavim) olarak üstün görülmesi; İslam kültürüne sarılma, bu kültürde sanat dili olan Farsçaya da etkinlik kazandırmış; bu iki dili bilmek, kültürlü sayılmanın önkoşulu sayılmıştır.

Safevi tahtında oturan Şah İsmail, “Hatayi” takma adıyla Türkçe şiir yazarken onunla savaşan Yavuz Selim, Divan’ını Farsça şiirlerle doldurmuştur. Bu tutum doğallıkla dönemin yazarlarına, şairlerine de yansımıştır.

Örneğin Keşfi, “Selimnâme” adlı tarihini niçin Türkçe yazmadığını soranlara Türkçeyi küçümseyen yanıt vermiş; XVI. yüzyıl Osmanlıcasının çarpıcı örneklerinden “Tacü’t-Tevârih”in yazarı Hoca Sadeddin, Türklere “idraksiz Türkler” ve Türkçe için “kötü soylu Türklerin sözleri” diyebilmiştir.

Ne yazık ki Türkçe karşıtı bu olumsuzluk, imparatorluğun parlak günlerinin geride kaldığı, dağılma sürecinin başladığı dönemde artmış, günlük tüketim maddelerinin Türkçe adları yerine bir yandan Arapça ve Farsçaları, bir yandan da Fransızcaları kullanılmıştır.

Fransa’nın etkisi

Yöneticilerin, “ulema”nın, yazar ve şairlerin yeğlediği Osmanlıcayla geniş halk topluluklarının konuştuğu Türkçe arasındaki ayrılık derinleşirken XIX. yüzyılda siyasal, ekonomik ve toplumsal gereksinmelerle Batı’ya yönelme, ulusal dilin önemini ve dilde çözüm bekleyen sorunları ortaya çıkarmıştır. Aslında o döneme değin uzanan süreçte Türkçe, Arapça Farsça ölçüsünde olmasa da Batı dillerinden de etkilenmiştir. Ancak Fransa’yla ilişkiler yoğunlaşınca durum değişmiştir. Fransa’nın, Osmanlı Devleti ve toplumu üzerindeki etkisi artarken Fransızca da öğrenilmesi zorunlu dil olmuştur. Yeni açılan Tıbbiye’de öğretimin Fransızca olması, tüm eğitim/öğretim programlarında Fransızcaya ağırlık verilmesi, Fransızca öğretim yapılan Galatasaray Sultanisi’nin açılması Fransızcanın Türkçe üzerindeki etkisini güçlendirmiştir.

Roman ve tiyatro gibi yazınsal türler de Türk yazınına Fransa üzerinden gelmiş; aydınlar, yazı ve konuşmalarında sıkça Fransızca sözcük kullanmışlardır. XIX. yüzyıl sonlarında siyasal ilişkilerde Almanya’nın ön plana geçmesi de Türkçeyi etkilemiş; II. Abdülhamit döneminde ilişkilerin kazandığı yoğunluk Türkçeye Almanca sözcük akımını başlatmıştır.

Bugün de yabancı sözcük hayranlığı sürmektedir; nitekim İngilizce Türkçenin üzerine çöreklenmiştir.

Kimse, yüzyıllarca süren bir imparatorluğun dili olan Osmanlıcayı yok sayamaz; ancak Osmanlıca, Arapça ve Farsçanın baskın olduğu, Türkçenin ses, biçim ve anlam olanaklarının geride kaldığı yapay bir dildir. Bu nedenle dilekçe, mektup bile yazamayan halk bir türlü öğrenememiş; bu dille verilen ürünleri yalnız seçkinler okuyabilmiş; Osmanlı aydınları, imparatorluğun son döneminde en çok dili tartışmıştır. Bizler, yeni yazı ve yenileşen Türkçeyle geçmişimizi bilimsel akılla süzerek öğreneceğiz, öğreniyoruz da.

Tarihi, dili inceleyen bunca kaynak, belge ortadayken, özellikle TV’lerde akıl ve bilimdışı savlarla toplumun yüzünü geçmişe çevirmek bunu fırsat bilip cumhuriyete saldırmak, inanç ve köken ayrılıklarını körüklemek, kesinlikle aydın tavrı değil, tek sözcükle aymazlıktır, bilgisizliğin ya da bilginin art niyetle satışıdır!

4 Şubat 2011, Cumhuriyet