You are here:
Yaylanın Mavi Boncuklu Gülü PDF Yazdır E-posta
Salı, 26 Mayıs 2009 06:17

Çocukluk Arkadaşım...

Yazan: Huriye Hearn

Yine böyle bir bahar günüydü... Yağmurlar o yıl delice yağmıştı, karlar yaylalardaki dağlara inmekle yetinmeyip köyümüzü bembeyaz bir battaniyeyle kaplamış ve biz çocuklara bayram sevinci yaşatmıştı. Gökyüzündeki yağmur ve kar melekleri bu kadar karı ve yağmuru neden göndermişti acaba? Yoksa onlar da mı bizim gibi yağmuru ve karı çok seviyordu?

 Çocukluk Arkadaşım...

Yazan: Huriye Hearn

Yine böyle bir bahar günüydü... Yağmurlar o yıl delice yağmıştı, karlar yaylalarda ki dağlara inmekle yetinmeyip köyümüzü benbeyaz bir battaniyeyle kaplamış ve biz çocuklara bayram sevinci yaşatmıştı. Gökyüzündeki yağmur ve kar melekleri bu kadar karı ve yağmuru neden göndermişti acaba? Yoksa onlar da mı bizim gibi yağmuru ve karı çok seviyordu?Yaşlılar, yine bizim evde toplanıp bu yıl yaylada otun, çimenin, otlağının bol olacağını konuşup tatlı tatlı hayaller kurarak daha kış ortasında yayla yolculuğunun planlarını yapmaya başlamışlardı...

Bense bütün bu güzelliklerin ortasında olmaktan cok mutlu  bir çocuk olmanın ötesinde sanki onlarla yaylaya gidecek birisinin heyecanını yaşayan büyük bir kız gibiydim. Her yıl babama yalvarır yaylaya beni de götürmesini isterdim, ama o daha çok küçük olduğumu söyler ve asla gelmeyecek olan ertesi bir yıla ertelerdi bu yolculuk isteğimi. Anlaşılan bu yıl da yaylanın güzelliğini ve obaların şenliğini yaylanın mavi boncuklu yıldızından dinlemekle yetinecektim. Oysa yaylaya göç eden kervana katılmak,  yaylada oğlak gütmenin zevkini yaşamak, babamın ve Zobu Emmimin avladığı geyiklerin hikayesini dinlemenin ötesinde bizzat o heyacana ortak  olma  isteğim, içimde kalakalmıştı.

Ama her şeye rağmen yazın yayladaki obaların şenliğini, yıldızların parlaklığını, gökyüzünün uçsuz bucaksız ve engin olduğunu, paylaşmanın güzelliğini ve insanlar arasındaki hiç bir mesafe farkının olmadığını bize anlatacak biri vardı. O, yaylada ne olduysa bize hikaye edecekti. Yaylada bulunmasak da o topluluğun bir parçası olduğumuzu ve asla kopmayacağımızı onun anlatımıyla pekiştirecektik.

Evet, işte gelmişti yaylaya göç günü… Bu göç, benden neleri alacaktı ve neleri götürecekti  bilmeme de imkan yoktu. Yayla özlemiyle dolup taşan bir küçük kız olan benim gözümde o, köyün en şanslı çocuğu, en güzel ve uzun saçlı kızı, belki de en çok sevileniydi. Öyle olmasa her yıl götürür müydü ebesi onu yaylaya? Ama olsun, o yine gitsin yaylaya… Yoksa bizi oralara götüren çocukça yayla hikayelerini yünden dokunmuş, alacalı çantasında kim getirip anlatırdı bize ondan başka? Kim en güzel peyniri, loru, çivceri tarif ederdi. Hangi çocuğun yüzü al al olurdu, hangi çocuk büyüklerin dünyasına girip onların yaşantısının bir parcası olmanın mutluluğunu yaşardı?  Elbette ki o, bütün bunlara sahipti ve bize göre çok ayrıcalıklıydı. Üstelik o bütün bu güzellikleri tek başına yaşarken bizleri de unutmaz; gelince sonbaharda hepimizi üşüştürür başına, dinletirdi Aldürbe’yi, Güllübelen’i… Kkoca koca  taşlı otlakları ve mağaralardan zorlukla çıkartılan buz gibi karın keyfini hep o anlatırdı. Biz de içimizi adeta o karla serinletir ve o tadı alırdık…

Ama bu yıl bütün bu güzellikleri kıskanan birisi vardı aramızda, Bu kadar güzel ve bozulmayacakmış gibi gelen yaşantılar, hep masal ve öyküle de mi olurdu; yoksa biz, güzelliğinin tarifini yapamadığımız bir masalı mı yaşıyorduk?  Bunca  güzelliği bir dokunuşla sonbaharda  o bozacaktı. Ya da o, Don Kişot’un bütün güzel hayallerini bozan büyücü Freston muydu?  Evet evet ta kendisiydi, büyücü Freston, Don Kişot’un elinden kaçıp kurtulmuş ve şimdi de bizim hayellerimzi çalarak  bizi mutsuz edecekti...

Babam, ebemden kalma kocaman pastel boyaların hakim olduğu ve kilim dokuma tekniğinin en nadide örneklerini üzerinde sergileyen;  yün çuvallara buğdayları doldurtmuş,yaylada yenilebilecek kuru meyvelerden ayrı ayrı çıkınlar yaptırmış,telaşlı ve mutlu bir hazırlığa girişmişti.

Arada sırada Zobu Emimin eşi Elif Teyze de bizim eve uğruyor, neleri alacaklarını sorup aynı zamanda babamın unuttuklarını hatırlatıp gidiyordu. Bütün yaşlılar inanılmaz bir uğraşı ve duygu seli içerisindeydiler. Aynı anlamı ifade etmese de bizde de heyecan ve tatlı bir telaş vardı. Ne de olsa arkadaşımız yaylaya gidecekti.

Ebesi o upzun simsiyah saçlarını örmüş, her yerine mavi mavi boncuklar takmış, sonra da onları belli olmayan saç renginden iplerle birbirine tutturmuştu. Arkadan bakınca uyumlu bir desenin görüntüsünün yanında ona bakan kişinin hemen merakını üzerine çekip saatlece izleme isteğini uyandıran ve hayranlık bırakan uzun siyah kömür rengi saçalarını okşama hevesini dürterdi insanın.  Bu muhteşem renk cümbüşü ve desen bütünlüğünü her çocuk gıptayla izler ve aynısnı yaptırmak istese de yaptıramazdı; çünkü onun ebesinin mavi boncuklarının sırrını kimse çözebilmiş değildi. O kocaman gök boncukları nereden aldığı ise sanki bir muammaydı!

Hele üzerindeki pazen elbisesi de yenice dikilmişti. Elbisenin siyah zemininde çingene pembesi ve yeşilin bütün tonları hakimdi. Minicik bahar çicekleri ve tomurcuklarını üzerinde  taşıyan elbisesi belden bolca dikilmiş, uzun görünümüyle ve yeni lastik mavi pabuçlarıyla Kuğu Gölü balesini yapacak bir balerinin heyecanını ve mutluluğunu takmıştı o güzel benlerle bezeli tatlı yüzüne. Arkadaşımın yüzündeki bütün mutluluk ifadesini toplayan gülümseme de bize  onun gidececeğini unutturmuştu.

Onun gülümsemesini kimse alamazdı yüzünden... Büyücü Frenston bile! Acaba öyle mi olcaktı?  Yayla göçüne hazırlanan babam ve Zobu Emmi’nin yanında arkadaşımı ve ebesini de uğurlamıştık. O umarsız gülüşünü yine takmıştı yüzüne, sallana sallana düşmüştü yayla yollarına...

Yaz, bütün kavurucu sıcaklığına inat bolluk ve bereketi  de getirmişti köyümüze. Biz çocuklar doyasıya oynadık ağaçlarda, çimdik derelerde, üzüm topladık asmalardan siyah, sarı, mor… İncirlerin en olgununu en tatlısını kopardık dalların en ucundan. Oyunlarımızı gece yarısına kadar oynadık sokaklarda, analarımız zorla soktu bizi evlerimize. Yaylaya gidemeyen hastalıklı ve küçük oğlakları güttük Çukur’da, Taş Harman’da, Köyönü’nde…

Yaz bitimiyle üzümler toplandı, şıranalarda sıkıldı, kocaman kazanlarda pişirildi. Ebelerimiz başını bekledi kara kazanların; savurdular pekmezi bulsun diye kıvamını, biz çocuklar dört döndük ebelerin etrafında bir kaşık pekmez köpüğü için…

Ve işte sonunda sonbahar yağmurlarla gelivermişti.

En son, baharı ve Sevim’i uğurlamıştık yağmurla. Evet, yayla göçü de dönmüştü artık köye... Ama benim için dönen sadece yayla göçü değildi ki… Hemen bir  koşuda  gitmiştim büyük zeytinli ahşap evde  yaşayan canım arkadaşıma! O da ne? O güzelim örgülü saçları kesilmiş, gülüşlerini bırakmış yollarda, yüzü al al değil, solgun ve sarıya kaçan bir haldeydi. Gözlerinin rengindeki parlaklık yok olmuş, sanki o yaylanın güzel mavi yıldızı sönmüştü.

“Sevimciğim saçlarına ne oldu?” dedim ve hemen kendini toparlayarak;

“Kestik ama işte burada, sandığa koyduk…” dedi ve bana gösterdi ; mavi boncuklu kesik örgülerini..

Ama bütün bunlar bu kötü olaylar bununla da kalmayıp yenilerini ekleyecekti zincirlerine. Okula başladıktan bir kaç gün sonra o gelmedi okula. Hemen koştum yanına ne oldu diye… Ağlıyordu ... Kara gözlerinden siyah inciler sayısızca akıyordu... Nedenini öğrenince benim de gözyaşlarım onunkilerle el ele tuşuşup aktılar toprağa.

O yıl yağan yağmurlar onu Antalya’ya götürürken aramızda da kimse tarafından bozulamayacak dostluğun temelleri atılmıştı. Bu dostluk, hala sıcacık ve tapteze olarak günümüze kadar geldi. O küçük minik yayla kızı benim canım dostum, sevgili arkadaşım ; Kara Sevim’di(*). Hala aynı gülüş duruyor yüzünde; hala aynı yürüyüş var bedeninde ve kimsede yakalayamadığım dostluğun güzel duruşu hala aynı şekilde yaşıyor yüreğimde...

(*) Sevim Kara