You are here:
Yazanlar
Ali Varol'un Mektubu PDF Yazdır E-posta
Cuma, 30 Ocak 2009 11:49

Sizler de Görüşlerinizi Yazın

Sitemize ilgi gösteren arkadaşlarımızdan Ali Varol’dan bir mektup aldık. Sitemize ve sizlere hitabeden mektubu burada paylaşıyoruz.

Öğretmen Ali Varol’a, sitemize gösterdiği ilgi için teşekkür ediyoruz. Bütün arkadaşlarımızdan bu şekilde duyarlık ve ilgi beklediğimizi söylemeye gerek yok.

İşte Ali Varol’un yazdıkları:

Devamını oku...
 
Ahmetlerin Tarihi Hakkında PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 15 Ocak 2009 21:48

Biz, Kimleriz?

Mustafa KOÇ, 15.01.2009, Antalya 

Ahmetler, Manavgat'ın en eski köylerinden biri... Bu nedenle bu bölgede en çok tanınan köyü sayılır.

Ahmetler tarihinde verilen bilgilerden de anlaşılacağı gibi köyümüzü ilk kuran atalarımız, Mevlana'nn ve Hacı Bektaş-ı Veli'nin geldiği Horasan bölgesinden göçüp bu bölgeye yerleşmişler.

Bizler tarih kitaplarında sadece "Türklerin Orta Asya'dan Anadolu'ya Göçü" diyerek okuyup geçeriz. Oysa bu olay, sadece Türklerin tarihini değil dünya tarihini de etkilemiş muazzam bir nüfus hareketidir. Tarih kitaplarını yeniden gözden geçirip ayrıntılarını öğrenmek gerekiyor. Ama bizi burada daha çok ilgilendiren şey, bu köyün de işte 1100 ile 1300'lerde akın akın batıya taşınan, yaşayacak daha güzel bir yurt arayan insanların bizim de atalarımız olmasıdır. Bu büyük göç; belki de Osmanlı Devletinin kuruluşundan çok öncelere bile gidebilir. Çünkü Türkler, önce belli bölgelere yerleşip daha sonra oraya kendi kültürlerini yerleştirmişler ve devletlerini kurmuşlar.

Büyük bir ihtimalle bizim köyümüz de ilk gelen göç dalgasıyla bu bölgeye gelip yerlemiş olmalıdır. Köyümüzün geçmişinde Horasan kökeni olduğuna göre, 600 yıllık bir geçmişten söz edilebilir. Ahmetler Yaylasının, 1500'lü yıllarda Kanuni Sultan Süleyman’ın mühürünü taşıyor olması bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Ayrıca, bu köy bölgede önemli ve saygın bir yere sahip olmalı ki o yıllardaki hakları ve etkileri nedeniyle, Akseki Çimi köyü sınırlarındaki yaylanın adı resmi haritalarda "Ahmetler Yaylası" olarak geçmektedir. O tarihlerde bu kadar büyük bir yaylanın sahibi olan Ahmetlerliler, demek ki önceleri daha çok hayvana sahip olarak göçebe hayatı yaşamışlar; sonradan yerleşik düzene geçmişler.

Ahmetler, uzun yıllar kendi dünyasında içine kapanık, göçebe hayatı süren bir köy olduğundan köyümüzü oluşturan nüfus, belli ki birbirine çok yakın akrabalık ilişkileriyle yaşayagelmiş büyük bir aileden ibaret. Sanki büyük bir obanın, geniş bir oymağın devamıyız. Çünkü hatırlayabildiğimiz geçmişimizde yaylaya çıkmayan, sürüsü ve hayvanları olmayan aile pek yoktu.  Bu durumda aynı obanın oymakları, büyüyüp gelişerek ortak bir kültürü paylaşarak bugüne gelmişler.

Zaten büyüklerimizi dinlediğimizde herkesin belli bir zincirle birbiriyle akrabalık ilişkileri olduğunu öğreniyoruz. Aralarındaki sağlam yakınlığa rağmen günümüzde aileleri tanımamıza yarayan bir ölçek daha var: Sülaleler... Herkes kendini, zaman tünelinde geriye doğru uzanan sülalelerden birine ait hissediyor. Bu sülalelerin soy ağaçları incelendiğinde ise birbirleriyle çok yakın akrabalar olduğunu görürsünüz.

Örneğin kendi ailemin soy ağacına baktığımda, baba tarafından "pantır el" ; anne tarafından "ihtiyar el"e ait görünüyorum. Ama bilenlere sorulduğunda Pantır El’in "Delibaş El" ile, İhtiyar El’in "Emir El" ile; hepsinin de diğerleriyle mutlaka bir bağı olduğunu öğreniyorsunuz.

Sitemizin bu bölümünde işte bu sülaleleri tanımak ve tanıtmak istiyoruz.

Köyümüzde, en yakın komşu köy olan Akseki'nin Güçlüköy'ü (Fersin) dışında, "yabancılarla" dışardan evlenmeler fazla yaygın değildi. Ancak bu durum son yıllardaki köyden kente taşınan nüfus hareketinden sonra çok değişmiş durumda. Kente göçen Ahmetlerliler Türkiye'nin her köşesinden insanlarla kalıcı evlilikler yapmaya başlamış. Kısacası Ahmetlerliler bugün tam anlamıyla kendi kabuklarını kırıp dışarıya açılmış görünüyor.

Uzun yıllar Torosların yamacında yolsuz sokaksız içe dönük bir yaşam sürdüren köyümüzün şimdiki gençleri, yurt içinde doğudan batıya; yurt dışında da İsviçre'den Yunanistan'a, Fransa'dan Almanya'ya birçok ülkeden eş seçerek adeta küreselleşen dünyanın gidişine ayak uydurmuşlar. Artık Diyarbakırlı, Selanikli, İngiliz damatlarımız; İsviçreli, İsveçli, Parisli gelinlerimiz var. Bu durum, bölgenin en uzak, en yoksul köylerinden biri de olsa ne kadar hızla dışa açıldığımızı göstermesi bakımından önemli bir gelişme sayılmalıdır. Ayrıca dünyanın ne kadar küçüldüğünü de gösteriyor bu. İletişim çağı insanlar arasındaki mesafeyi kısaltmış. Dünyanın kendisi de adeta büyük bir köye dönmüş.

Günümüzdeki bu değişime karşın köyümüzün geriden gelen soy ağacına bir göz atmakta yarar var.

Köyde, insanları gruplarken başvurulan tek ölçüt, sülalelerdir. Eskiden hayvancılığın çok yaygın olduğu dönemlerde yayla ve sehil (sahil) obaları kurulurken de bir bakıma sülaleler kendi aralarında oba kurardı. Hatta bazı geniş sülalelerin birkaç tane obası olabiliyordu. Örneğin Pantır El sülalesini oluşturan ailelerin birkaç tane obaları vardı.

(Hoş, şimdi bunların hepsi obalarını yıkıp, çadırlarını söküp şehirleşmeye başladılar. Birçoğunun hem köyde evi var hem de kentte... Birçoğu artık apartman dairelerinde oturuyor. Hayatlarının büyük bir bölümü çadırlarda geçmiş olma ihtimali daha yüksek olan Pantır Dedemle bölgenin en hatırı sayılan kişilerinden biri olarak tanınan Hacı Hatip Dedem bu durumu görselerdi acaba ne düşünürlerdi bilemiyorum (M. Koç :)

Köken bakımından daha gerilere gitme olanağı olmasa da efsaneye göre Ahmet adlı 3 tane çoban tarafından kurulduğu söylenen Ahmetler'de bütün sülalelerin aynı kökten geldiğine kuşku yok.

Elbette amacımız bir kan bağı araştırması yapmak değil. Günümüzde zaten bu, pek anlamlı ve mantıklı bir davranış olarak da kabul edilemez. Ama bundan sonraki kuşaklara, bu köyü oluşturan atalarımızın kimler olduğunu ve onların kendi dedelerini nasıl gördüklerini bilmekte de yarar var.

Ahmetler nüfusunu oluşturan başlıca sülaleler aşağıda verildi. Her sülalenin içinden birileri kendi dedeleri ve kökleriyle ilgili bilgilere ulaşırsa bunları belli bir sisteme göre burada birleştirmeye çalışacağız.

1- Pantır El

2- Emir El

3- İhtiyar El

4- Akça El

5- Mulla MahMut El

6- Delibaş El 

7- Tekeli El

8- Ecevit El 

9- Şaban El 



Manavgat Ahmetler Köyü,
Buraya Nerelerden Geldi?

Mustafa Koç 

Açık ansiklopedi olarak bilinen www.vikipedi.com sitesinde Ahmetler Köyü hakkında ne yazıyor diye baktığımda şaşırdım. Çünkü burada sadece “Ahmetler köyü, Afrika'dan gelen Zenci  esirler tarafından kurulmuş; sonradan Türkleşmişlerdir.” biçiminde bir not vardı.

Bu ifadeyi;  Afrika kökenli olmakta bir sakınca gördüğümden ya da utanacağımdan değil ama yanlış olduğu için beğenmedim ve buna itiraz ettim. Hemen bildiklerimi derleyip toparlayarak, yakın çevremizden ve bazı kaynaklardan yeni bilgiler ekleyerek aşağıdaki yazıyı hazırladım. Benim itirazım biraz kuvvetli olmuş olabilir ama yine de yazdıklarım yayınlandıktan sonra editörler yukarıdaki ifadeyi yayından kaldırıp Ahmetlerlilere teşekkür ettiler.

Şu anda vikipedi sitesinde yayında olan bu yazıyı köyümüzün sitesine de koyarak sizlerle paylaşmak istedim. Bu konuda elinde başka bilgisi ve belgesi bulunanlar varsa onları bize ulaştırsınlar; burada yayınlayalım.  (M. Koç)

Horasan'dan Göçüp Gelen Türkmen Boyları…

Ahmetler köyünün kökünü Afrika'dan gelen Zenci esirlere dayandıran görüşün hangi niyetle buraya yazıldığını anlamak mümkün değil. Bu bilgi başka bir amaçla yazılmamışsa en azından yanlıştır. Hemen söylemek gerekirse Ahmetler köyünün Alanya tarihinde ve resmi belgelerde çok eski bir köy olduğunu kanıtlayacak bilgiler vardır. Manavgat Belediyesince hazırlanan bir kitapçıkta Ahmetler köyünün Horasan’dan göç ederek gelen Orta Asya Türkmenlerinden olduğu yazılıdır. Ayrıca köyün geçmişiyle ilgili bilgileri kulaktan kulağa aktaran Ahmet Ali Koç (Zobu), İbrahim Koç (Daylak), Tevfik Güzel, Mustafa (Pantır) Koç, Musa Güngör (Küpeli) ve Manavgat eşrafından Mustafa İsmet Özdemir gibi köyün ileri gelenleri de atalarının Horasan bölgesinden göçle geldiğini anlatıp durmuşlardır.

Vikipedi her ne kadar herkese açık bir serbest kürsü olsa da sonuçta buradaki bilgiler bir ansiklopedik değer taşımaktadır. Ancak bu konuda kesinlikle ciddi bir yanlışlık yapılmıştır. Benim yazımdan sonra Vikipedi’deki bu yanlışla ilgili bir düzeltme yazısı ekleyen Hasan Varol'a ve Alpaslan Varola da ayrıca teşekkür ediyorum.

Bu köyden çıkmış bir öğretmen olarak bir rastlantı sonucu okuduğum bu yazıya ben de bir ekleme yapmak istiyorum.

İşte wikipedi'deki Ahmetler yazısı: 

Yüzlerce yıl önce Ahmet adlı üç çoban tarafından kurulduğu için “Ahmetler” adını alan köy, o bölgenin en eski Türkmen köylerinden biridir. Bu köy gerek coğrafi koşulları gerekse ekonomik ve sosyal hayatı nedeniyle dışarıya kapalı bir hayat sürmüştür. Bu nedenle buranın insanlarının zenci ya da melez olarak adlandırılması gülünçtür. Bu ülkeyi yurt sayan ve Afrika'dan da gelse Avrupa'dan da gelse kendini Türk sayan herkes Atatürk Türkiye’sinde Türk'tür ve Türk soyundan gelenlerden en küçük bir farkı yoktur. Ancak köken olarak öz be öz Türk olan insanlara da sonradan Türkleştiklerini söylemek saygılı bir yaklaşım olamaz. Afrika'dan gelen esirlerin halkımızın engin hoş görüşüyle Türkleşerek aramıza katıldıkları ve bu ülkenin has evlatları oldukları doğrudur. Ancak bu yolla gelen insanlar, Manavgat ovasındaki zengin topraklarda çalıştırılmak amacıyla gelmişlerdir. Hasan Varol'un da belirttiği gibi bu yurttaşlarımız bugün hala Kızılot ve Sarılar köylerinde yaşamaktadır. Ahmetler köyü ise Torosların eteğinde denizden 650-700 metre yükseklikte kurulmuş ve ova köyleriyle hiçbir benzerliği olmayan eski bir orman köyüdür.

Büyük Türk göçleri sırasında bölgeye gelen diğer köyler gibi Ahmetlerliler de daha çok tarım ve ticaretten çok hayvancılıkla uğraşan göçebeler olarak bugünkü köye yerleşmişler. Çoğunluğu yıllar önce yerleşik kültüre geçmiş olmasına rağmen az sayıda aile hala yazlık göçebe hayatını sürdürmektedir. Son yıllarda Ahmetler köyünden ekonomik nedenlerle yoğun bir kente göç vardır. Köy nüfusu giderek azalmaktaysa da geçmişteki ilişkileri, kalabalık keçi sürüleri ve sosyal yaşamıyla da tipik bir yörük köyü olarak bilinir.

Göçlerle gelerek bu bölgeye yerleşen Ahmetler köylülerinin ataları önce bugünkü Manavgat Çavuş Köyü ve Uzunlar köyü civarına yerleşmişler; ancak sıcaktan, sivri sinekten ve sıtmadan zarar görmemek için oraları terk ederek yukarılara, Toroslara çekilmişlerdir. Akseki'den Manavgat'a giderken Toroslardan sahile inildiğinde karşımıza çıkan ilk düzlüklerin adı tapu kayıtlarında bile hala "Ahmetler Bükü" olarak geçmektedir.

Ahmetleri kuranlar bugünkü yerleşim yerinden önce Çavuş Köyü, Aşağı Köy ve Taş Harman yörelerinde geçici köyler kurmuşlar. Buralarda bir süre yaşadıktan sonra bugünkü Ahmetler’de karar kılmışlar ve buraya kalıcı olarak yerleşmişlerdir. Köyün adı eski Alanya kayıtlarında "Çöngere nahiyesinin Ahmetler Kariyesi" olarak yazılıdır.

Ahmetler'in tarihine ilgi duyan ve hala hayatta olan Manavgat eşrafından Mustafa İsmet Özdemir, o bölgedeki büyük bir veba salgını sonucu Hürremşah, Ezenkiriş, Taş Harman, Yalaklar gibi birçok köyün ortadan kalktığını anlatmaktadır. Mustafa Özdemir, Ahmetler'e komşu olan bu köylerin Alanya ilçesinin Çöngere nahiyesine bağlı olduklarını ama Ahmetler dışındakilerin ortadan kalktıklarını nakletmiştir.

Akseki ilçesi yakınlarında, Padişah fermanıyla köye tahsis edilmiş olan yaylanın adı askeri haritalarda "Ahmetler Yaylası" olarak geçmektedir. 1928 yılından beri devam etmekte olan bir davaya konu olan bu yaylayla ilgili mahkeme kayıtları bile köyün tarihinin oldukça eski olduğunu ve daima hayvancılık ve göçerlikle geçindiklerini doğrulamaktadır.

Ahmetler, coğrafi koşulları ve geleneklerine bağlı özellikleri nedeniyle dış etkilenmeye en son açılan köylerden biridir. Bugün bile yaşayan bazı geleneklerin Orta Asya Türklerindeki geleneklerle örtüştüğü görülmektedir.

“Yılbaşı” ve “Nevruz” kutlamaları bizim çocukluğumuza kadar sürüp geliyordu. O yıllarda gençler ve çocuklar, ellerinde meşaleler “Yılbaşı” ya da “Zilbaşı” adı verilen bir gece eğlencesinde her evi ziyaret ederek çeşitli yiyecekler toplarlardı. 21 Mart günlerinde yumurtalı salatalar hazırlanır; baharın müjdecisi olarak "Nevruz" kutlamaları yapılırdı. Nevruz eğlencelerinde ateşler yakılıp üstünden atlandığı ve havaya tüfek atışları yapıldığı anlatılmaktadır. Ancak bu gelenekler, ekonomik nedenlerle hızlanan köyden kente yoğun bir göç ve kentte yaşayanların etkisi ve sosyo kültürel değişimle unutulmaktadır. Yine de yaylaya göç geleneğini sürdüren ailelerin bugünkü göçebe kültürü, Asya Türklerinden farklı değildir.

Ahmetlere komşu olan ve birçok ailenin birbiriyle akrabalıkları bulunan Akseki’ye bağlı (Fersin) Güçlüköy'den fizik Profesörü Önal Ergenekon, bu bölgedeki göçer köylerin hepsinin Horasan'dan gelen aşiretler tarafından kurulduğunu; Anadolu'nun Türkleştirilmesi ve islamlaştırılması amacıyla büyük Türk düşünürü Hoca Ahmet Yesevi tarafından buralara gönderildiklerini anlatmıştır. Bu tespite göre bu bölgeye yerleşen insanlar, 13. yüzyılda Hacı Bektaş Veli ve Mevlana gibi mutasavvıfların peşinden gelen Türk boylarıdır. Bu aşiretlerin kurduğu bugünkü Güçlüköy, Çaltılı Çukur, Yarpuz, Doğrul, Erenyaka ve Ahmetler gibi köylerin Horasan kültürü taşıdıkları ve Anadolu'yu Türkleştirme ve Türk hümanizmasını yayma felsefesinin taşıyıcıları oldukları anlaşılmaktadır. Alanya, Manavgat ve Akseki'nin resmi belgelerinde Ahmetler köyüyle ilgili birçok bilgi bulunmaktadır. Özellikle nüfus, mahkeme ve tapu kayıtları, bu köyün tarihi geçmişiyle ilgili olarak aktardığımız yukarıdaki bilgilerle örtüşmektedir.

(1964 – 1966 yıllarında Ahmetler’de 2 yıl öğretmenlik yaptım. Bu uzun açıklamalar, bu köyün insanlarının Afrika'dan, Etiyopya'dan gelmediğini, Horasan'dan gelen Türk boylarından olduğunu hatırlatmak ve bir yanlışı düzeltmek amacıyla yazıldı. Başka kaynaklarda konuyla ilgili bilgilere ulaşıldıkça buraya eklenecektir.)

Mustafa Koç (Öğretmen - İbrahim oğlu, Ahmetler doğumlu)

BU yaznın linki aşağıdadır:

http://tr.wikipedia.org/wiki/Ahmetler_Manavgat

Not: Bu konuda ayrıca bakınız: Bugünkü Ahmetler'in Kuruluşu, Mustafa Koç

 

Bugünkü Ahmetler'in Kuruluşu

Mustafa Koç

Köyümüzün Kuruluş Öyküsü

Bölgenin en eski köylerinden biri olan Ahmetler'in dilden dile dolaşarak gelen öyküsünü merak ediyor musunuz? Ahmetler, ilk olarak nereye yerleşti? Başka köy yerlerimiz var mıydı? Ahmetler köyü nasıl kuruldu? Bütün bu soruların cevabını aşağıdaki yazıda bulabilirsiniz.

Bugünkü yere kurulmadan önce köyümüzün üç yere konduğunu, çeşitli nedenlerle buraları terk ederek yeni yerleşim yeri kurduklarını biliyoruz. 

Bölgenin en eski köylerinden biri olan Ahmetler'in dilden dile dolaşarak gelen öyküsünü merak ediyor musunuz? Ahmetler, ilk olarak nereye yerleşti? Başka köy yerlerimiz var mıydı? Ahmetler köyü nasıl kuruldu? Bütün bu soruların cevabını aşağıdaki yazıda bulabilirsiniz.

Bugünkü yere kurulmadan önce köyümüzün üç yere konduğunu, çeşitli nedenlerle buraları terk ederek yeni yerleşim yeri kurduklarını biliyoruz.

Tarihteki büyük Türk göçü sırasında Orta Asya’dan, Türkistan’ın Horasan bölgesinden göçüp gelen Türk boylarından olan atalarımız, ilk olarak Manavgat’ın Çavuşköyü ve Hacıobası köyü arasındaki toprakları yurt edinmişler.

Köyümüzün ilk olarak Horasan'dan gelen Ahmet adlı üç çoban tarafından kurulduğunu bilmeyen yok. Ancak Horasan erenlerinden Mevlana ile Hacı Bektaş Veli'nın hemşehrisi olan bu üç Ahmet'in de bu evrensel Türk büyükleri gibi özelliklere sahip olduğunu da unutmamak gerekiyor. Çünkü derler ki bu üç Ahmet'ten biri "cesareti", biri "adaleti" biri de "asaleti" temsil ediyordu... Ahmetler köyünü kuran ilk atalarımızın bu özelliklerini, hepimiz gururla hatırlamalıyız.

Göçebe hayatında toprak sahibi olmanın fazla bir önemi yoktur. Buna rağmen Ahmetler köylüsü, ilk yerleştiği bölgede bir süre yaşayıp kendilerine ait topraklar, tarlalar ve oba yerleri edindi.  Toprak ve tarım işleri daha çok yerleşik düzene geçildiğinde önem kazanmış. Bugün bile Ahmetler adıyla anılan ve  o dönemden kalan topraklar vardır.

Nitekim Hacıobası köyü yakınlarındaki bu araziler, resmi tapu kayıtlarıında bile "Ahmetler Bükü" olarak geçer. Ahmetler Kapuzu ırmağının ovaya indiği yerde, Hacıobası köyünden önce Kapuz Çayı köprüsü vardır. Bu köprü civarınındaki arazinin yakın zamanlara kadar Ahmetlerlilerin üzerinde tapulu olduğunu ve oradaki eski köprünün Ahmetler Bükü Köprüsü olarak bilindiğini de kaydedelim.

Ayrıca, köylüler bu bölgeyi terk ettikten sonra vaktiyle buradaki bir tarlanın "bir top dokuma alaca" karşılığında satıldığı anlatılıır. Bir top bez, acaba kaç dönüm tarla ederdi kim bilir? Bu olay göçebeliğin toğrağa, tarıma, çiftçiliğe yeteri kadar değer vermediğinin de bir göstergesi sayılabilir.

Serin yaylalarda yaşama alışkanlığı olan bu insanlar, buradaki sıcak iklimle bir türlü alışamamış. Yaz aylarında Akseki taraflarındaki yaylaya göç etseler de köyde kalanlar, Manavgat ovasının sıcaklarıyla ve hastalıklarla baş edememişler. Zamanla sivrisinek istilası ve sıtma hastalığının yaygınlaşması, onların yeni bir yurt aramasına neden olmuş. Bu düşünceyle yaşadıkları verimli toprakları terk ederek çeşitli yerlere konmuşlar. Bu durum aslında göçebe kültürünün de bir sonucu.

Biz Türkler, zaten tarih boyunca göçüp durmuşuz. Durmadan göçüp yeni yerler keşfetmeyi seven bir milletiz. Aslına bakarsanız millet olarak hala göçüyoruz; hala yazlık ve kışlık evlere sahip olma huyunuz devam ediyor. Genel olarak da bugün dünyanın her köşesinde "Çılgın Türklere" rastlayabilirsiniz. Her ne kadar birçokları ekmek kavgası için dünyanın köşe bucağına savrulmuş olsalar da bu bile bir göçme, yer değiştirme ve yeni yurt edinme alışkanlığıyla ilgili olabilir.

Bütün bunlara rağmen Ahmetler, çok eski bir göçebe kültürüne sahip olsa da ilk zamanlardan beri yerleşik düzeni de sürdürme geleneği var. Büyük olasılıkla yerleşik düzene geçen en eski yörük köylerinden biridir Ahmetler.

İşte atalarımız, alışamadıkları iklim nedeniyle Manavgat ovasının bittiği yerlerde yaşarken sahip oldukları toprakların zenginliğine bakmadan yeni yerleşim yerleri arayıp dağlara, Torosların eteklerine taşınmışlar. Çavuşköyü'nden sonra köy, önce Koramşa'da sonra da Köyönü, Aşağı Köy ve Taş Harman’da yerleşmiş.

Ahmetler o zamanlar bir süre  Akseki’ye; uzun süre Alanya’ya bağlı kalmış. Taş Harman'a taşınmadan önce köyün bağlı olduğu büyük bir Çöngere nahiyesi varmış. Köy, Alanya'ya bağlı kaldığı dönemlerde resmi kayıtlarda 'Alaiye Livasının Çöngere Nahiyesinin Ahmetler Kariyesi' şeklinde kayıtlara geçmiş. Bu ifadeler bile Ahmetlerin çok eski bir geçmişi olduğunu kanıtlıyor.

Çöngere nahiyesinin ve o bölgedeki birçok köyün büyük bir veba salgını nedeniyle ortadan kalktığı; bu veba salgınında Ahmetlerin daha az etkilenerek ayakta kaldığı ve sonradan daha yukarılara çekildiği bilinmektedir.

Yerli Yusuf'un Oğulları ve Bugünkü Ahmetler

Köyümüzün bilinen en eski ailelerinden biri olan Yerli Yusuf ve çocukları, akrabalarıyla birlikte Taş Harmandaki köy yerinde yaşıyorlardı. 

O dönemde Osmanlı’da Tımarlık Sistemi vardır. Bu sistemde 20.000 akçeye kadar geliri olan topraklar devlet adına bir tımara veriliyordu. Tımarlık sisteminde toprağın işlenerek, devletin masrafa girmeden büyük bir askeri kuvvet sağlaması ve ekonomik hayatın gelişmesi amaçlanmış. Ancak zamanla bu sistem içerisinde yolsuzluk ve rüşvet olaylarının baş göstermesi, tımarlık sisteminin bozulmasına ve imparatorluğun çökmesine sebep olan nedenlerden biri olmuştur. (*)  bakınız: Tımar Kanunu (Bu yazının sonunda)

Demek ki yolsuzluklar, rüşvet ve haksızlıklar o zaman bile varmış. Dua edelim, Osmanlı’yı batıran bu kötü alışkanlık inşallah Türkiye Cumhuriyetini batırmaz.

İşte bu tımarlık dönemde Manavgat bölgesinde zalim bir tımar yaşamaktadır. O devirde padişah adına vergi toplayan bu tımar, halka her türlü eziyeti yapmaktadır. İnsanlar, onun zulmünden bıkmışlar. Adam, haksızlığı ve zulmü o kadar ileri götürmüş ki insanlara; “Sen malını getir, sen karını getir.” diyerek akla gelmeyecek hakaretlerle ve zorbalıkla muamele ediyormuş. Tımar denen kişi kısaca devlet adına topraklardan sorumlu olan zalim mi zalim, bir çeşit devlet gücüne yaslanan resmi “ağa”…

Ahmetler’in de bağlı olduğu bu tımar bir gün Delibaşlardan fakir birinin öküzünü zorla elinden almış. Tımarın zulmü bütün halkı öylesine bıktırmış ki kimse sesini çıkaramaz olmuş ve halk korkusundan adeta sinmiş.

Yerli Yusuf’un oğulları da yiğit mi yiğit; korkusuz mu korkusuzmuş. Haksızlığa karşı adeta isyan ediyorlarmış. Onların cesurluğu ve haksızlıklara karşı gelişleri bütün bölgede biliniyormuş. Zulüm ve haksızlıklar o kadar artmış ki Yerli Yusuf’un oğlanları; “Halkın bu tımardan çektikleri yeter artık!” deyip “Bu zulümden halkı nasıl kurtaralım?” diye düşünmeye başlamışlar. Bunun üzerine; “Bu adamı öldürmeden, köyümüze de Manavgat’a ve bütün bölgeye de huzur yok diyerek zalim tımarı öldürmeye karar vermişler.

Bu amaçla bir gece ovaya inerek tımarın evini takip etmişler. Gecenin ortasında dışarıya çıkan adamı orada vurmuşlar. Fakat tesadüfe bakın ki vurdukları kişi, o zalim adam değil onun kahyasıymış. Bu olay duyulunca tımar ve tımarın adamları, “Bu işi bu bölgede Yerli Yusuf’un oğlanlarından başka kimse yapamaz.” diyerek kalabalık bir grup zaptiyeyle Taş Harman’daki köyü basmışlar. Yerli Yusuf’un oğlanları, köye yapılan bu saldırı sırasında zaptiyelerin üçünü öldürmüşler. Gelen zaptiye grubu, yerli Yusuf’un oğullarını yakalayamayacaklarını anlayınca Taş Harman’dan geri kaçmışlar.

Zaptiyeler gidince bütün aile toplanıp ne yapalım diye düşünmüş. Sonunda, “Bu adam, bizi burada yaşatmaz.” diyerek ailenin büyük bir bölümü ve erkekler, Taş Harman’ı terke etmeye karar vermişler. Ailenin büyük bir bölümü Tarsus’a kaçmış.(*) Geri kalanlar da köy yerini terk etmişler. Nitekim onlar köyü boşalttıktan sonra büyük bir zaptiye grubuyla gelen Tımar ve adamları, Taş Harman’ı yakıp yıkarak yerle bir etmişler.

Yerli Yusuf ailesi biraz varlıklı bir aileymiş. Ailenin altın dolu bir küpü varmış ve bu sadece Yerli Yusuf’un karısının koruması altındaymış. Bu karışık dönemin ve korku dolu günlerin telaşı arasında altın küp, annelerinin güvencesi altında bildikleri için kimsenin aklına gelmemiş. Tarsus’a kaçıp oraya yerleştikten sonra çocukları, annelerine; “Anne, altın dolu küpü ne yaptın?” diye sormuşlar. Kadın da “Zeytin ağaçlarından birinin dibine gömdüydüm.” demiş.

Aradan biraz zaman geçmiş; olaylar kısmen unutulmuş; o günkü tımar değişmiş. Tarsus’a göçen ailenin oğlanlarından biri Pantır Ahmet, köye geri dönüp hem altın küpü aramış hem de olan biteni izlemiş. Zeytin ağaçlarının diplerini kazarak altın küpü aramış ama bir türlü bulamamış. Ayrıca bırakıp gittikleri tarlalarını, Kızıl bük ve Taş Harmandaki topraklarına birilerinin el koyduğunu, arazilerini ekip biçtiğini görmüş.  

Tarsus’a dönüp babasına kardeşlerine durumu söylemiş.  Babası ve bütün akrabaları; “Biz artık buradan geri dönemeyiz; istersen sen dönebilirsin.” demişler Ailenin büyük bölümü Tarsus’ta kalmış, Ama Pantır Ahmet köye dönmeye karar vermiş. Köye geri gelince ailenin eski tarlalarını geri almış ve burada yaşamaya başlamış.

Bir süre sonra, buradaki diğer akrabalarıyla birleşerek köyü şimdiki  bulunduğu yere yeniden kurmuşlar.

Köyümüze vaktiyle adını veren Ahmet adlı üç çoban gibi bu kez de onların torunlarından Pantır Ahmet'in bugünkü köyü kurması, bu köyün bir kaderi olmalı. Çünkü Ahmetler'i kuran üç Ahmet’ten biri cesareti, biri adaleti ve asaleti temsil ediyormuş.

Geçmişimizi ve bugünü dikkatle inceleyin. Hepimizin genlerinde bu üç insandan gelen cesaret, adalet ve asalet erdemleri olduğunu unutmayalım.

Geçmişimize bakın; köylülerimiz arasında hiçbir kalıcı kötülük, düşmanlık, kin yok. Haksızlığı sevmeyen insanlarız. Doğrunun ve haklının yanında olma huyumuz henüz silinmemiş.

Oysa insarın olduğu yerde her şey olabilir. Zaman dediğimiz şey insanları ve toplumları müthiş bir değişime zorluyor. Günlük hayatın baskısıyla ve çıkar ilişkileri nedeniyle elbette zaman zaman sorunlar olacaktır. Bunlar insanın tabiatında vardır. Ancak yine de çok şükür bunca yıldır insanlarımız arasında çözümsüz bir husumet yaşanmamı. Geçmişten bugüne hiçbir çözümsüz sorun miras devralmamışız. Geçinmeyi zorlaştıranlarımız, uyumsuzlarımız, yaramaz çocuklarımız elbette var. Bunlar, biraz da kendimizi aşma ve kendimize güvenme huyumuzdan geliyor. Ama merak etmeyin ki en kötümüz bile başkalarının iyisinden geri kalmayız. Bunlar bir öğünme ve bir üstünlük değil sadece bir durumun saptanmasıdır.

Türkiye’nin birçok yerini ve sayısız insanını tanımış biri olarak köyümüzle ve köylülerimizle gurur duyuyorum. Bütün yoksulluğa, mahrumiyetlere, cahilliklerimize, okuyamamışlığımıza rağmen insanlarımızda var olan arifliği, insanlığı, hoşgörüyü ve erdemi herkesin bildiğini düşünüyorum. Sahip olduğumuz değerleri, hızla değişen ve kaybolan kültürlere bakarak korumanın çok önemli olduğuna inanıyorum. Yeni kuşakların bu konuda biraz daha duyarlı olmalarını da bekliyorum.

İşte bizler, bu cesur, adil ve asil insanların torunlarıyız. Zorluklara karşı cesur, haksızlıklara karşı adil ve her türlü soysuzluklara karşı da asil olabilmeyi sürdürürsek atalarımıza daha çok layık oluruz.

Köyümüzün üç çoban tarafından kuruluşunun hikayesi işte böyle...

 

 

Mustafa Koç, Antalya, 16 Şubat 2009

 

 

 

 

(*)

1- Tarsus'a yerleşenlerle uzun yıllar bağ kurulamamış. Ancak son yıllarda oradaki akrabalarımızla kısmen bir iletişim başlamış olup zamanla bunun geliştirileceğini düşünüyoruz. 

NOT:

1- 

Köyümüzün geçmişinde çok büyük bir yeri olan Tımar düzeniyle ilgili kısa bir not ekledik. Böylece o dönemin koşullarını, ekonomik ve sosyal yaşamı anlamakta zorluk çekmezsiniz diye düşündük.

(*)

 

2 - TIMAR KANUNU

Tımar, Osmanlı İmparatorluğu'nda belirli görev ve hizmet karşılığı olarak kişilere verilen ve yıllık geliri 1.000 akçe ile 20.000 akçe arasında değişen araziye denir. Tımarın kullanılması ile ilgili kanuna da Tımar Kanunu denir. Tımar Sistemi'nin, Osmanlı İmparatorluğu'nda toprağın işlenerek, devletin masrafsız bir şekilde girmeden büyük bir askeri kuvvet sağlaması ve iktisadi hayatın gelişmesinde büyük yararı olmuştur. Fakat zamanla bu sistem içerisinde yolsuzluk ve rüşvet olaylarının baş göstermesi, bu sistemin bozulmasına ve imparatorluğun çökmesine sebep olan nedenlerden biri olmuştur. 

Tımar Kanununa göre ;

1- Tımar sahipleri devletin birer memurudur ve merkezin emri altında çalışmak zorundadır.

2- Görevini yerine getiremeyen tımar sahipleri görevlerinden azledilirler. 

3- Tımar, hizmet karşılığı toprağın gelirinden yararlanıldığından dolayı elde ettikleri haklar veraset yoluyla bir başkasına verilemez. 

4- Tımar sahipleri, devletin verdiği işleri yapmak ve verilen yetkileri kullanmakla sorumludurlar. 

5- Tımar sahibi özrü olmadan sefere katılmazsa tımarı elinden alınır.

6- Ortak tımarlarda nöbeti geldiği halde gelmeyenlerin tımarına el konur.

7- Tımar ve zeamet sahiplerinin ölümü halinde, tımarların kılıç kısmı oğullarına verilir.

8- Şehit düşenin oğluna kılıçtan fazlası verilir.

Savaşlarda elde edilen topraklar gelirine göre kısımlara ayrılır ve savaşta yer alan sipahilere verilirdi. Tımarların gelir ve giderleri defterhanede bulunurdu. Tımar sahibi, her 300 akçe için cebeli getirmekle yükümlüydü. 

Tımar sahibi, devlete ait miri toprakları devlet adına kullanır, köylü onu efendisi olarak tanırdı. Tımar sahibi köylüyü korumak ve ona daha iyi şartlar sağlamak, köylüyü toprağa bağlamak, ziraatı geliştirmekle görevlidir. Tımar sahibi, tımarın olduğu topraklarda otururdu.

 

**** 

 

Bu konuda daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere aşağıdaki linke tıklamalarını öneriyoruz.

http://www.genbilim.com/content/view/4649/190/

 

 

 
Deyimler, Diyesekler, Göresekler PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 15 Ocak 2009 19:31

Köylerimiz, Anadilimizin Kaynaklarıdır

Her bölgenin, her köyün kendine özgü deyimleri, sözleri, "diyesekler"i, "göresek"leri vardır. Bizim köyde bu güzel sözlere diyesek adı da veriliyor. "Diyesek" ve "göresek", sadece bu bölgede söylene gelen, iki güzel sözcüktür. Bu iki sözcük bile köyümüzde kullanılan dilin güzel Türkçe'nin doğal kaynaklarından biri olduğunu göstermektedir.  "Öteden beri söylenip gelen her türlü söz ve söylence" anlamındaki bu sözcüğün ilk kez burada yayınlanması bizim kültürümüzün bir zenginliği sayılmalıdır.

Bununla ilgili bir inceleme yapma fırsatımız olmadı ama Ahmetler'de kullanılmakta olan bazı sözler, bugüne kadar yazılı kaynaklara da geçmemiş olabilir. İşte Ahmetler'de yerel olarak kullanlımakta olan bu "diyesekleri", deyimleri, atasözlerini, göresekleri zaman içinde toplayarak unutulmalarını önlemek istiyoruz. Buraya başka söz ve diyesek gönderecek olan arkadaşlara şimdiden teşekkür ederiz.

Çeşitli diyesek örnekleri aşağıdadır:

- Köpeğin ağzını kemik tutar.

- Yaylada karısı olanın sahilde darısı olmaz.

- Yaz göçünde giymediğim paça, güz göçünde soykama (kumama) kalsın.

- Aç esner, tok geğirir.

- Atı ayrı, aşı ayrı benim gız neme gayrı (evlenmiş kız için söylenir).

- Arpa eken buğday biçmez.

- Ötürüklü kancıktan avcı tazı doğmaz.

- Eyiliğe eyilik olsa, öküze bıçak vurulmazdı.

- Ağılda oğlak doğsa, ovada otu biter.

- Hase kardeş, köse kardeş hepsinden eyisi kese kardeş.

- Gide gide yol biter, ede ede iş biter.

- Ağustos'ta ekilen darıdan, çok oğul veren arıdan, eri otururken yatan karıdan hayır gelmez,

- Hatır unutmuş da satır (yazı) unutmamış. 

Herkesin aklı bir olsa sürüye çoban bulunmaz.

Sen ağa, ben ağa, bu ineği kim sağa.

İşin çok. Gücük eşeğin kuyruğu dursun, sen durma.

Ayranım ekşi diyen olmaz.

Elden gelen öğün olmaz; o da vaktinde gelmez.

İyi, anladık, değirmen yel değirmeni ama suyu nerden gelir?

Göç yolda düzelir.

Bu zamanda ya döner taşın olacak ya uçar kuşun.

Yakın eve pırtı çekmek (pırtı - eşya, ev eşyası)

Her aklımı sana vereyim de kendim köye değirmenci mi olayım?

Onmuş atanın gülmüş evladı olmaz. (Onmuş atanın gülmüş evladı mıyız?) 

(onmak: mutlu ömür sürmek) 

Tabakasinda tutun yok; basi dumandan gozukmez.

Karli dagim al ceylanim.. (sevgi ifadesi)

Dala basmaz : O, dalabasmazın biridir.

Dırıca etmek : (Bizi dırıca ediverdiler.) Ciddiye almadılar, dikkate bile almadılar.) 

 

Yüzlerce yıl hayvancılık ve göçerlikle yaşayan Ahmetlerliler'in bir bölümü zamanla hayvancılığı bırakarak sürekli köyde (sehilde) kalmaya başlamış. Çoğunluğu hayvancılığı sürdüren ve yörük olarak adlandırılanlar köyde kalanları "manav" olarak adlandırmışlar. Yörüklerle manavların birbirini küçük görmelerini anlatan ilginç tekerlemeler de var:

Yörükler: 

Manav manav mastı manav

Kedi köpek dostu manav

 

Manavlar: 

Yörük yörük yörüdü

Kıllı çarık (deri) sürüdü

Yörük ne bilir bayramı

Lak lak içer ayranı 

 

Bazı Göresekler:

Göresek sözü de eskiden beri görüle gelen, alışılmış davranış ve adetler anlamındadır. Bu bölgedeki bazı görsekler şunlardır:

- Köyümüzde yeni yapılan eve bayrak dikilmesi bir göresektir.

- Gurbete gidenin ardından bir kova su dökülür.

 

Mustafa Koç 

Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

 

 
Masallar, Tekerlemeler PDF Yazdır E-posta
Perşembe, 15 Ocak 2009 19:26

Kulaktan kulağa aktarılan, kuşaktan kuşağa geçen birçok masal dinledik. Küçüklüğümde dinlediğim bazı masalları hiçbir yazılı kaynakta görmedim.  Ama birçoğunu unuttuk. Ninelerimizin (ebelerimizin), dedelerimizin anlattığı bu masallar unutulmasın diye burada yayınlamak istiyoruz. Böylece bizden öncekilerden kalan bir miras olarak kabul ettiğimiz bu sözlü kültürü yeni kuşaklar ve gelecekteki torunlarımız da okusunlar.

Herkesin aile büyüklerinden dinlediği bir masal mutlaka vardır. Bu masallar yazıya dökerek bize ulaştırılırsa sitemizde yayınlanacak. Bunlardan en çok aklımda kalanı "Üç Kız Oduna Gitmiş" adlı masaldı. Bu masalın hala anlatılmakta olduğunu sanıyorum. Bilenler mutalaka yazsınlar.

1. MASAL

ÜÇ KIZ ODUNA GİTMİŞ

 

Tekerlemeler ve Bilmeceler PDF Yazdır E-posta

Köyümüzde söylenen çeşitli bilmeceler, maniler, tekerlemeler, gelin ağlatma türküleri ve söylenceler de vardır.

Bunlardan henüz unutulmamış olanları derleyip burada yayınlamak istiyoruz.

TEKERLEMELER

Bu derlemeler köyümüzün yaşlılarından duyduklarımızdır. Daha önce başka bir yerde yayınlanmamış olduğunu sanıyorum. Buna benzer tekerlemeleri bize bildirirseniz burada yayınlarız.

 

MUSACIK

Mesel mesel meliki,

Yıldız saydım on iki.

On ikinin yarısı

Tilki çakal derisi.

Bindim deve boynuna,

 İndim Halep yoluna.

Halep yolu, şer Pazar,

İçinde bir ayıcık gezer.

Ayı beni korkuttu,

Kulaklarımdan sarkıttı.

Damdan dama toz geçer.

Bir incili kız geçer.

Kızın incisini ben aldım,

Kız bana baka kaldı.

Göz yaşları döke kaldı

Çingillioğlu Musacık,

Eli kolu kısacık.

Şimdi gelir görürsün,

Güle güle ölürsün.

Bana bir ala tas verir

Seni alır varır gider.

 

Çocukluğumuzda akşamları evde uslu durmazsak, ya da yemek beğenmezsek uslandırmak için Zemheri Ebesi ile ya da Kıllı Kızı ile korkuturlardı. Ya da mızmızlık yapıp ağlarsak bu tekerlemeyi söyleyip susturmaya çalışırlardı. Bazı çocuklar Çingillioğlu Musacık gelir götürür diye susarlardı.

 

LEYLEK

Leylek leylek lekirdek,

Hani bana çekirdek.

Çekirdeğin içi yok,

Kör ebenin suçu yok. 

 

 

 
<< Başlangıç < Önceki 161 162 163 164 165 166 167 Sonraki > Son >>

Sayfa 167 - 167